1 Ekim 2009 Perşembe

İKTİDARIN MEDYA TUTKUSU

Özgür ATAK

Bu yazı Yeni Harman dergisinde yayınlanmıştır.

Hak ve adaletin kaybolduğu zamanlarda, hukuk adına yada hukuka dayanarak yapılan işlere bakıldığında, yaşanan olayların “hukukun gücüyle” mi yoksa “gücün hukukuyla” mı ilgili olduğu sorusu gelir akla.

Öyle ki dünyanın bir çok yerinde, tarihte birçok hükümet yasalarla tanımlanan türde bir hükümet olmadığını göstermiştir. Değiştirilmesi durumunda sadece hukuka değil toplumsal meşruiyete de aykırı olabilecek bir çok yasayı istediği gibi değiştirerek bunu pekiştirmiştir. Hatta gerçekleştirmeyi düşündüğü bir takım icraatların yasada yeri yoksa, “gerekirse yasasını çıkarırız” deme rahatlığında bulunarak, kendince gerekli düzenlemeleri yapmaktan geri durmamıştır. Buradan rahatlıkla görülüyor ki; bir kavram ne kadar zararlı olursa olsun, ahlaka uygunluğu, toplumsal yararı, yurtseverliği ne kadar tartışmalı olursa olsun, yasalarla kayıt altına alınmışsa; uygulanabilir ve meşrudur anlayışına sahip hükümetler, seçmenlerin çoğunluk oyunu alarak sahiplendiği iktidarı, çoğunluk diktasına dönüştürmeye can atarlar.

Demokrasi, temel hak ve özgürlüklere dayalı bir rejim olarak değil, faşizmi davet eden biçimde sadece "çoğunluğun yönetimi" olarak algılanırdı. Yalnızca oy mekanizmasının işlemesi, sürecin demokratik sayılması için yeterli görülürdü. Mesela Naziler bunu kendi amaçları için çok güzel kullanmışlardır.

Mevcut seçim sistemine göre (üstelik de kimi zaman bu sistemi eğip bükerek ve onun boşluklarından yararlanarak) bir kez iktidara geldikten sonra, demokrasinin temel niteliklerini zedeleyerek, güçlerini ve yetkilerini arttırırlar.

İkinci Dünya Savaşı öncesi, Almanya'da Hitler o korkunç ve kanlı faşizmini, altı milyon Yahudi’yi, binlerce komünisti gaz odalarında öldürüp, fırınlarda yakarak yok etme eylemini seçimle başa geldiği iktidar erkini kötüye kullanarak gerçekleştirmiş, sonunda dünyayı da kana bulamış ve ancak savaşla bu kanlı eylemleri durdurulabilmişti.

Bu emin adımlarla yapılan yürüyüşte gayri resmi araçlar da kullanılır. Medya, her açıdan bu araçların en önemlisidir. Medya bu önemi nedeniyle, büyük sermayedarlar tarafından işletilen bir araçken sermayedarların yakın durmayı tercih ettikleri siyasi yapının da bir anda sözcüsü, seslenme aracı haline gelirler. Üstelik en can sıkıcı yanı da bütün bu “sahibinin sesi” rolünü tarafsızlık iddiasıyla yaparlar. Giderek, iktidarın gücüyle de orantılı olarak, birer propaganda aygıtlarına dönüşen medya organları hükümetin siyasi ve ekonomik emelleri doğrultusunda onu sürekli destekleyici ve bir tek görüş doğrultusunda halkı sürekli yönlendirici görevini üstlenirler.
İkinci dünya savaşının hemen arifesinde Almanya’da iktidara gelen Nazi Partisi uygulamaya koyduğu yasayla politik icraatlarına son sürat devam ederken sahip olduğu, topluma seslenme araçlarının dışında daha genel propaganda mekanizmalarına ihtiyaç duydu. Bu süreçte Alman medyasının tamamına yakını son derece kısa bir sürede, tiraj dikkate alınarak %96 sı (Larousse/ İkinci Dünya Savaşı Ansiklopedisi), hükümetin dümen suyuna giriverdi.

Nazi Partisinin ikinci ismi olan ve aynı zamanda propaganda ve halkla ilişkiler bakanı Joseph Goebbels önceleri medyayı hükümetin ifadelerine ve Almanya ile ilgili olumlu haberlere yer vermesi konusunda “ikna” etti. Daha sonra tam bir propaganda mekanizması kurdu.

Nazi propaganda modeli her şeyden önce biçime dayanırdı (Size de tanıdık geliyor mu?). Bu modelde “propaganda yapmak, her yerde hayatın her alanında iktidarın emellerinden bahsetmektir. Kamuoyunun oluşumunu denetlemek devletin birinci görevidir (Hala tanıdık gelmiyor mu?). Propagandanın işlevi yoldan döndürmek değildir. Onun görevi daha çok takipçiler toplamak ve onları hizaya sokmaktır. Görev son derece açıktır; düşünceleri basite indirgeyip, ilkel kalıplara dökerek, siyasal ve ekonomik yaşamın karmaşık sürecini en yalın terimlerle sunmak. Bunları sokağa taşıyarak ve sıradan insanların kafasına sokarak bireyin çevresini değiştirmek ve bu amaçla insanın faaliyet gösterdiği her alana girmek (Hala mı???)

Faşist devletin doğası, propagandanın tekelleşmesine olanak sağlamaktadır. Faşist rejimlerde basın, radyo, sinema, tiyatro, edebiyat, kitle örgütleri, toplantı ve gösteriler hep faşist devletin tekelindedir. 21. yy’da bunu tersten de okumak mümkündür. Kitle iletişim araçlarının tekelde toplandığı ülkelerde (farkında olmadan) faşist bir iktidar söz konusudur. Sürekli baskı sayesinde kitleler bağnazlaştırılır. Bu durum gerek saf ve ham şiddetle gerekse de fikri şiddetle ustaca birleştirildiğinde devleti yönetenler birer ilah halini alırlar. (Artık, Osmanlı Padişahı mı dersiniz, Führer mi dersiniz?)

Öyle ki yönetenler tarafından azarlanmak, hatta bir devlet başkanından çok sokak serserilerinin ağzından duyulacak sözlerle itham edilmek bile yönetilenlere “onur” verecek hale gelinir. (Kasımpaşalıyım, eli maşalıyım)

Nazi Partisi siyasi arenada ciddi bir ağırlık merkezi olmaya başladığında medyanın tekelde toplanması durumunu Goebbels şu şekilde anlatmaktadır: “Radyo ve basın artık bizim emrimizdedir. Paramız da var… (Çok mu tanıdık yoksa bana mı öyle geliyor?).

Hitler “Kavgam” kitabında “kullanmasını bilenlerin elinde radyonun korkunç bir silah olacağını belirtiyordu. 1933’te seçimler Nazilerin başarısıyla sonuçlanınca Goebbels radyolarda büyük bir tasfiye hareketine girişti, kendilerine karşı olanlar işten çıkartıldı, bazıları da toplama kamplarına gönderildi. Programlar yeniden düzenlendi, hükümetin çalışmalarını yansıtan yayınlara öncelik verildi, askeri marşların yanı sıra “saf kan” Alman bestecilerin yapıtları ağırlık kazandı. Alman ırkının üstünlüğünü belirten konuşmaların yayınına başlandı.

Savaş öncesi Almanya’nın haber alma-verme ilişkisi, tüm medya organlarında görülen alkışçı (siz bunu başka türlü de okuyabilirsiniz) tavırdan nasibini almıştı. Öyle ki sadece rejime yararlı olan, toplum önünde belli siyasi bir kazanç getiren iç ve dış olayların haberleri veriliyordu. Her şeye rağmen olumsuz bir durum açıklanacaksa bu kez olaylar ters yönden ve büsbütün değiştirilmiş olarak sunuluyordu. (???)
İşe yaramayan “olumsuz” olaylar sistemin iç yüzünü açıklamayabilir ve itibardan düşürebilirdi. Örneğin bütün uluslararası basın Almanya’daki toplama kamplarının varlığını Gestapo’nun baskı ve işkence yaptığını yıllarca yazmasına karşın Alman basını ve radyosu bu sorun hakkında susmuştu.

Faşist devlet koşullarında propaganda haberin önünde gidiyordu. Yani bir olayla ilgili haber, kesin siyasi değerlendirmesinin yapılmasından önce veriliyordu. (Mesala Yahudi Açılımı.) Aslında bu tavırla propaganda kendi halkının olaylara kendi gözlüğüyle bakmasını amaçlıyordu. İdaresi altındaki herhangi birinin olayları devletin görüşünden farklı şekilde kavramasına, yorumlamasına kesinlikle izin vermiyordu. (Artık tanıdık geliyordur???) Bütün bu alkışçılıktan sonra neler olduğu ortada. Nazi Almanyası ve o dönem yaşananlar tarihteki en çarpıcı ve en marjinal örnek. Fakat benzer süreçler yazının başında da değindiğim gibi dünyanın bir çok yerinde, bir çok kez tekrarlandı. ABD’de adeta cadı kazanına dönüştürülen “komünist avcılığı”, Vietnam rezaleti, Fransa’da Cezayir duyarsızlığı vb…

Sonuç olarak denilebilir ki; alkışçılığı; tarihe, topluma bakmadan sürdüren, bir süre sonra alkış sesleri nedeniyle konuşulanların duyulmasını engelleyen medya kuruluşları rüzgar nereden eserse oraya eğilen otlar gibidirler. Fakat kaybedilen onca değere, zamana rağmen nasıl; bu şekilde davranmadığı için bazı otlar yakılıp, sökülmüşlerse her yöne eğilen otlar da bir gün hiç beklenmedik bir yönden hem de çok sert esen rüzgarlarla köklerinden sökülmüştü. Bizden hatırlatması...

AYDIN VE SANATÇILAR HİÇ DÜŞÜNÜR MÜ?

Özgür ATAK

Yıllardır süren kirli bir savaş resmi makamlarca barış yoluyla sonlandırılacak diye bir umut “hayalet” misali ülkemizde dolaşıyor. Bilen, bilmeyen bir sürü insan da o hayaletin peşinden koşuyor… Her ne şekilde olursa olsun ilk elden savaşın bitmesi/ bitirilmesi kuşkusuz en çok arzulanan şey fakat insanın insanlığıyla kalması bir sorun olarak karnımızın orta yerinde duruyor ve bizi her gece uykulardan uyandıran ağrılar doğuruyor.

Hükümetlerin bu ağrıyı dindirmek için aldığı her ilaç başka yan etkileri doğurdu. Bugün ise köklü bir ameliyat gündemde. Bu güne kadar aydın, sanatçı ve gazetecilerden kaçı bu konuya, Kürt kardeşlerimizin yaşadığı coğrafyadaki olaylara dair elini taşın altına koydu? Bilen varsa söylesin. Ama hafızalarımızı ne kadar zorlarsak zorlayalım sayının sadece, taşın altına konan elin parmakları kadar olduğunu görebiliyoruz. O parmaklardan ya da ellerden çoğu ya bir daha iflah olmayacak biçimde ezildi, ya da uzun mikro cerrahi operasyonları ve fizik tedavi yöntemleriyle anca kendilerine gelebildiler. Sonuç? Kırık, ezik parmaklı ellerin tuttuğu koca bir sıfır. Hem de her yerinden kan fışkıran bir sıfır.

Yıllarca; ekonomiye, siyasete, uluslar arası ilişkilere, spora, sanata, sepete dair sayfalarca yazı yazan, televizyon televizyon gezen, bulduğu her köşede önce ahkam kesen sonra o köşeyi ustalıkla dönen onlarca isim taşıdıkları/ toplumun onlara yakıştırdıkları “sanatçı” kimlikleriyle mutlu mesut yaşadılar. Sanki bu ülke her türden entelektüel faaliyetin bir güzel icra edilebildiği, konuşulan konuların ulvi meselelerden çok dar çevrelerin yüksek bilgi ve becerileriyle hallolan keyifli tartışmaların mezesi olduğu bir ülke. Her yerde yem yeşil ağaçlarımız, günde 135 litre süt veren ineklerimiz, Babil’i kıskandıracak bağlarımız, bahçelerimiz var da… Taşıdıkları kimlikten korkar halde dolaşıp etliye sütlüye; konu anca inekler olduğunda bulaşan iyi eğitimli aydınlarımız, sanatçılarımız “yaşamaya ve üretmeye devam ediyor hala!”

Tangalı sanatçılarımız

Bir diğer ekip de icraatlarını giydikleri tangalarla sergileyen ekip. Bu ekip, otla böcekle kanser tedavisi yaptığını iddia eden yalancı hekimler gibi; kucaktan kucağa gezerlerken akıllarına gelen Türkçe benzeri bir dille yazılmış şarkılarını, anaokulu piyeslerinden bile geri, film ve dizilerini sanat; kendilerini de sanatçı diye yutturan bir ekip. Aslında en tehlikelileri de bunlar. Yukarıda bahsedilenler hiç değilse az biraz sanat yapıyorlar, sepetin kulpundan tutuyorlar. Bu yalancı şifacılar ise her türlü vücut sıvısının karışımıyla oluşturulan bir bulamacı başlarından aşağı boca edip insan içine çıkıyorlar… Gerçi çok da haksızlık etmemek gerek; televizyonlarda gösterilen gece kulübü eğlencesindeki bu tangalı sanatçılar, bir birlerini dürterken, tango taklidi tongaya basmama telaşında dondurulduklarında ortaya çıkan her bir kare adeta birer Picasso şaheseri…

Lafı uzatmayalım. Başından beri isim vermeden işaret etme gayretiyle evirilip çevrilen laf bağlansın artık. Şehir efsanesine dönüşen Kürt Açılımı da işte yine etliye sütlüye bulaşmayan aydınlarımızı ve tangalı sanatçılarımızı tahrik etti. İsterik bir şekilde ortaya saçıldılar ve her biri boylarından büyük laflar ettiler. Ama ikisi var ki, yıllar sonra tarihi değiştiren konuşmalar listesinde yerleri alacaklarına hiç şüpheniz olmasın.

Toplumsal meselelerle bağı karda yetişen çiçekleri koruma ve yaşatma faaliyetiyle sınırlanmış Sezen Aksu en birinci sanatçı olu verdi. Üstelik iyi aile kızı Minik Serçe annesine babasına danışmadan da tek bir laf etmiyor: "Annemle, babamla konuştum. Son açılımınızı hep birlikte, canı gönülden destekliyoruz. Sürecin güzel bir şekilde tamamlanması için elimden geleni yapmaya hazırım. Annem ve babam, bu sürecin karşısında duranları iki cihanda lekeli kabul ediyorlar, ben de öyle görüyorum. Türkiye'nin her köşesinde ayrı bir güzellik var. Türkiye'nin her karesi aynıdır, bizim ayrımız gayrımız yok, olamaz da.”

Herhalde bir bildiği var. CHP lideri Deniz Baykal’ı bile çileden çıkaran belirsizlik Sezen Aksu için söz konu değil ki, böyle bir çıkışla süreci destekliyor.

İkinci Körfez Savaşı öncesinde de gayet insani gerekçelerle ve refleksle magazin camiası da “Savaşa hayır!” demişti. Demişti de iş ta oralara asker göndermemize gelince yine birkaç Donkişot’tan başkası ses çıkarmamıştı. Hele bu tangalılar bir gün önce attıkları slogandan pişman olmuşlardı. “Biz bilmeyiz, karışmayız.” a gelmişti sıra. Bulutsuzluk Özlemi, Bağdat Kafe isimli şarkısının video klipinde ekranın köşesine “Savaşa Hayır!” yazmıştı. Televizyon kanalları ya o yazıyı kapatarak yayınladılar ya da hiç yayınlamadılar bu klipi. Bu ülke böyle bir ülke. Yıllardır güney doğuda insanlarımızın neden ve ne şekilde öldüğüyle ilgilenmeyenler, bu gün kendilerine verilen görevi yerine getirip fırsattan istifade etmeye çalışıyorlar. Pazara çıkıyorlar.

Bir de son üç yılını aşk acısıyla ne yapacağını bilmez halde geçiren Avşar Kızı’na kulak verelim: “Demokratik açılım meselesinden ben çok korkuyorum. Korkuyorum, çünkü bu öyle bir mesele ki, artık dönüşü yok. Bu işe başladıysanız bitirmek zorundasınız.Aksi halde bu yeni doğmuş bebeğin ağzına memeyi verip en güzel anında çekmeye benzer ki bu çok tehlikeli. Çünkü o zaman ne olur o bebek? Kıyameti koparır, olay çıkarır. Ne zaman ki sen yine o memeyi ağzına verirsin ya da başka bir meme; ancak o zaman susar, başka türlü kurtulamazsın artık.

Türkler bu ülkenin bölünmemesini istiyor. Buna da sonsuz hakları var ama yöntem hataları yaptıklarını kabul etmeliler. Ben de sonuna kadar Türküm; ama bu Kürtleri yok saymak, onlara etnik baskı yapmak anlamına gelmemeli. Yıllardan beri Anayasa’yı değiştiriyorlar, bir kez de barış için değiştirsinler.”

Gerçek sıfatı ve vasfı düşünülecek olursa Hülya Avşar’ın bu sözleri; konuya dair karnından konuşan, ne dediği belli olmayan birçok akademisyenin ve tabiî ki en birinci Sezen Aksu’nun sözlerinden çok daha ileri sözler. Öyle ki hakkında soruşturma başlatılan tek medya elemanı kendisidir. Hatta Guardianturk.com sitesinde hislerimize tercüman olmuş: “Açılımın ne olduğunu bilmiyorlar, kimse bilmiyor. Sezen Aksu bununla ilgili yorum yapmış ama kendisi de içeriğini bilmiyor. Sezen’in böyle bir yükü üzerine almaması gerekirdi. Neden yorum yapıyor? Ne biliyor ki konuşuyor? Kürt açılımı konusunda Sezen Aksu en son yorum yapan arkadaşımız olmalıdır…”

“Ağzını öpeyim” diyeceğim, buraya yakışmayacak. O yüzden “Helal olsun” la yetiniyorum.

Israr, kararlılık, inat ???

Hükümet birçok icraatında son derece ısrarlı, kararlı ve inatçıydı. Fakat hiç biri bu denli hassas mevzular değildi. Hatta tartışmanın karşı tarafındakileri, itirazlarındaki beceriksizlikleri öne çıkararak alt etti ve kendini kolayca sıyırdı. “Hizmete Devam” dedi… Tartışmanın büyüdüğü, toplumsal gerilimin arttığı konularda da geri adım attı. Fakat bu meseledeki ısrar, kararlılık, inat sanki konunun aslında AKP’lilerce kontrol edilmediğini düşündürüyor. Acaba ortalık yere serilip, “ne yaparsanız yapın sizi severiz, siz de bizi sevin” diye dövünen aydın ve sanatçılar açılımın, Ermeni açılımına denk gelmesini nasıl yorumluyorlar? Nabucco enerji hattının, Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattının, Irak petrollerinin transfer sürecinin başlamasının Kürt Açılımıyla bir ilişkisi olup olmadığını düşünüyorlar mı? İki dakika tangalarını çıkarıp daha rahat bir şeyler giyseler de Kürt kardeşlerimizin açılımla birlikte neler kazanıp neler kaybedeceklerini düşünseler biraz. Daha güzel olmaz mı?