Özgür ATAK
Yıllardır süren kirli bir savaş resmi makamlarca barış yoluyla sonlandırılacak diye bir umut “hayalet” misali ülkemizde dolaşıyor. Bilen, bilmeyen bir sürü insan da o hayaletin peşinden koşuyor… Her ne şekilde olursa olsun ilk elden savaşın bitmesi/ bitirilmesi kuşkusuz en çok arzulanan şey fakat insanın insanlığıyla kalması bir sorun olarak karnımızın orta yerinde duruyor ve bizi her gece uykulardan uyandıran ağrılar doğuruyor.
Hükümetlerin bu ağrıyı dindirmek için aldığı her ilaç başka yan etkileri doğurdu. Bugün ise köklü bir ameliyat gündemde. Bu güne kadar aydın, sanatçı ve gazetecilerden kaçı bu konuya, Kürt kardeşlerimizin yaşadığı coğrafyadaki olaylara dair elini taşın altına koydu? Bilen varsa söylesin. Ama hafızalarımızı ne kadar zorlarsak zorlayalım sayının sadece, taşın altına konan elin parmakları kadar olduğunu görebiliyoruz. O parmaklardan ya da ellerden çoğu ya bir daha iflah olmayacak biçimde ezildi, ya da uzun mikro cerrahi operasyonları ve fizik tedavi yöntemleriyle anca kendilerine gelebildiler. Sonuç? Kırık, ezik parmaklı ellerin tuttuğu koca bir sıfır. Hem de her yerinden kan fışkıran bir sıfır.
Yıllarca; ekonomiye, siyasete, uluslar arası ilişkilere, spora, sanata, sepete dair sayfalarca yazı yazan, televizyon televizyon gezen, bulduğu her köşede önce ahkam kesen sonra o köşeyi ustalıkla dönen onlarca isim taşıdıkları/ toplumun onlara yakıştırdıkları “sanatçı” kimlikleriyle mutlu mesut yaşadılar. Sanki bu ülke her türden entelektüel faaliyetin bir güzel icra edilebildiği, konuşulan konuların ulvi meselelerden çok dar çevrelerin yüksek bilgi ve becerileriyle hallolan keyifli tartışmaların mezesi olduğu bir ülke. Her yerde yem yeşil ağaçlarımız, günde 135 litre süt veren ineklerimiz, Babil’i kıskandıracak bağlarımız, bahçelerimiz var da… Taşıdıkları kimlikten korkar halde dolaşıp etliye sütlüye; konu anca inekler olduğunda bulaşan iyi eğitimli aydınlarımız, sanatçılarımız “yaşamaya ve üretmeye devam ediyor hala!”
Tangalı sanatçılarımız
Bir diğer ekip de icraatlarını giydikleri tangalarla sergileyen ekip. Bu ekip, otla böcekle kanser tedavisi yaptığını iddia eden yalancı hekimler gibi; kucaktan kucağa gezerlerken akıllarına gelen Türkçe benzeri bir dille yazılmış şarkılarını, anaokulu piyeslerinden bile geri, film ve dizilerini sanat; kendilerini de sanatçı diye yutturan bir ekip. Aslında en tehlikelileri de bunlar. Yukarıda bahsedilenler hiç değilse az biraz sanat yapıyorlar, sepetin kulpundan tutuyorlar. Bu yalancı şifacılar ise her türlü vücut sıvısının karışımıyla oluşturulan bir bulamacı başlarından aşağı boca edip insan içine çıkıyorlar… Gerçi çok da haksızlık etmemek gerek; televizyonlarda gösterilen gece kulübü eğlencesindeki bu tangalı sanatçılar, bir birlerini dürterken, tango taklidi tongaya basmama telaşında dondurulduklarında ortaya çıkan her bir kare adeta birer Picasso şaheseri…
Lafı uzatmayalım. Başından beri isim vermeden işaret etme gayretiyle evirilip çevrilen laf bağlansın artık. Şehir efsanesine dönüşen Kürt Açılımı da işte yine etliye sütlüye bulaşmayan aydınlarımızı ve tangalı sanatçılarımızı tahrik etti. İsterik bir şekilde ortaya saçıldılar ve her biri boylarından büyük laflar ettiler. Ama ikisi var ki, yıllar sonra tarihi değiştiren konuşmalar listesinde yerleri alacaklarına hiç şüpheniz olmasın.
Toplumsal meselelerle bağı karda yetişen çiçekleri koruma ve yaşatma faaliyetiyle sınırlanmış Sezen Aksu en birinci sanatçı olu verdi. Üstelik iyi aile kızı Minik Serçe annesine babasına danışmadan da tek bir laf etmiyor: "Annemle, babamla konuştum. Son açılımınızı hep birlikte, canı gönülden destekliyoruz. Sürecin güzel bir şekilde tamamlanması için elimden geleni yapmaya hazırım. Annem ve babam, bu sürecin karşısında duranları iki cihanda lekeli kabul ediyorlar, ben de öyle görüyorum. Türkiye'nin her köşesinde ayrı bir güzellik var. Türkiye'nin her karesi aynıdır, bizim ayrımız gayrımız yok, olamaz da.”
Herhalde bir bildiği var. CHP lideri Deniz Baykal’ı bile çileden çıkaran belirsizlik Sezen Aksu için söz konu değil ki, böyle bir çıkışla süreci destekliyor.
İkinci Körfez Savaşı öncesinde de gayet insani gerekçelerle ve refleksle magazin camiası da “Savaşa hayır!” demişti. Demişti de iş ta oralara asker göndermemize gelince yine birkaç Donkişot’tan başkası ses çıkarmamıştı. Hele bu tangalılar bir gün önce attıkları slogandan pişman olmuşlardı. “Biz bilmeyiz, karışmayız.” a gelmişti sıra. Bulutsuzluk Özlemi, Bağdat Kafe isimli şarkısının video klipinde ekranın köşesine “Savaşa Hayır!” yazmıştı. Televizyon kanalları ya o yazıyı kapatarak yayınladılar ya da hiç yayınlamadılar bu klipi. Bu ülke böyle bir ülke. Yıllardır güney doğuda insanlarımızın neden ve ne şekilde öldüğüyle ilgilenmeyenler, bu gün kendilerine verilen görevi yerine getirip fırsattan istifade etmeye çalışıyorlar. Pazara çıkıyorlar.
Bir de son üç yılını aşk acısıyla ne yapacağını bilmez halde geçiren Avşar Kızı’na kulak verelim: “Demokratik açılım meselesinden ben çok korkuyorum. Korkuyorum, çünkü bu öyle bir mesele ki, artık dönüşü yok. Bu işe başladıysanız bitirmek zorundasınız.Aksi halde bu yeni doğmuş bebeğin ağzına memeyi verip en güzel anında çekmeye benzer ki bu çok tehlikeli. Çünkü o zaman ne olur o bebek? Kıyameti koparır, olay çıkarır. Ne zaman ki sen yine o memeyi ağzına verirsin ya da başka bir meme; ancak o zaman susar, başka türlü kurtulamazsın artık.
Türkler bu ülkenin bölünmemesini istiyor. Buna da sonsuz hakları var ama yöntem hataları yaptıklarını kabul etmeliler. Ben de sonuna kadar Türküm; ama bu Kürtleri yok saymak, onlara etnik baskı yapmak anlamına gelmemeli. Yıllardan beri Anayasa’yı değiştiriyorlar, bir kez de barış için değiştirsinler.”
Gerçek sıfatı ve vasfı düşünülecek olursa Hülya Avşar’ın bu sözleri; konuya dair karnından konuşan, ne dediği belli olmayan birçok akademisyenin ve tabiî ki en birinci Sezen Aksu’nun sözlerinden çok daha ileri sözler. Öyle ki hakkında soruşturma başlatılan tek medya elemanı kendisidir. Hatta Guardianturk.com sitesinde hislerimize tercüman olmuş: “Açılımın ne olduğunu bilmiyorlar, kimse bilmiyor. Sezen Aksu bununla ilgili yorum yapmış ama kendisi de içeriğini bilmiyor. Sezen’in böyle bir yükü üzerine almaması gerekirdi. Neden yorum yapıyor? Ne biliyor ki konuşuyor? Kürt açılımı konusunda Sezen Aksu en son yorum yapan arkadaşımız olmalıdır…”
“Ağzını öpeyim” diyeceğim, buraya yakışmayacak. O yüzden “Helal olsun” la yetiniyorum.
Israr, kararlılık, inat ???
Hükümet birçok icraatında son derece ısrarlı, kararlı ve inatçıydı. Fakat hiç biri bu denli hassas mevzular değildi. Hatta tartışmanın karşı tarafındakileri, itirazlarındaki beceriksizlikleri öne çıkararak alt etti ve kendini kolayca sıyırdı. “Hizmete Devam” dedi… Tartışmanın büyüdüğü, toplumsal gerilimin arttığı konularda da geri adım attı. Fakat bu meseledeki ısrar, kararlılık, inat sanki konunun aslında AKP’lilerce kontrol edilmediğini düşündürüyor. Acaba ortalık yere serilip, “ne yaparsanız yapın sizi severiz, siz de bizi sevin” diye dövünen aydın ve sanatçılar açılımın, Ermeni açılımına denk gelmesini nasıl yorumluyorlar? Nabucco enerji hattının, Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattının, Irak petrollerinin transfer sürecinin başlamasının Kürt Açılımıyla bir ilişkisi olup olmadığını düşünüyorlar mı? İki dakika tangalarını çıkarıp daha rahat bir şeyler giyseler de Kürt kardeşlerimizin açılımla birlikte neler kazanıp neler kaybedeceklerini düşünseler biraz. Daha güzel olmaz mı?
1 Ekim 2009 Perşembe
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder