Özgür ATAK
Bu yazı Yeni Harman dergisinde yayınlanmıştır.
Hak ve adaletin kaybolduğu zamanlarda, hukuk adına yada hukuka dayanarak yapılan işlere bakıldığında, yaşanan olayların “hukukun gücüyle” mi yoksa “gücün hukukuyla” mı ilgili olduğu sorusu gelir akla.
Öyle ki dünyanın bir çok yerinde, tarihte birçok hükümet yasalarla tanımlanan türde bir hükümet olmadığını göstermiştir. Değiştirilmesi durumunda sadece hukuka değil toplumsal meşruiyete de aykırı olabilecek bir çok yasayı istediği gibi değiştirerek bunu pekiştirmiştir. Hatta gerçekleştirmeyi düşündüğü bir takım icraatların yasada yeri yoksa, “gerekirse yasasını çıkarırız” deme rahatlığında bulunarak, kendince gerekli düzenlemeleri yapmaktan geri durmamıştır. Buradan rahatlıkla görülüyor ki; bir kavram ne kadar zararlı olursa olsun, ahlaka uygunluğu, toplumsal yararı, yurtseverliği ne kadar tartışmalı olursa olsun, yasalarla kayıt altına alınmışsa; uygulanabilir ve meşrudur anlayışına sahip hükümetler, seçmenlerin çoğunluk oyunu alarak sahiplendiği iktidarı, çoğunluk diktasına dönüştürmeye can atarlar.
Demokrasi, temel hak ve özgürlüklere dayalı bir rejim olarak değil, faşizmi davet eden biçimde sadece "çoğunluğun yönetimi" olarak algılanırdı. Yalnızca oy mekanizmasının işlemesi, sürecin demokratik sayılması için yeterli görülürdü. Mesela Naziler bunu kendi amaçları için çok güzel kullanmışlardır.
Mevcut seçim sistemine göre (üstelik de kimi zaman bu sistemi eğip bükerek ve onun boşluklarından yararlanarak) bir kez iktidara geldikten sonra, demokrasinin temel niteliklerini zedeleyerek, güçlerini ve yetkilerini arttırırlar.
İkinci Dünya Savaşı öncesi, Almanya'da Hitler o korkunç ve kanlı faşizmini, altı milyon Yahudi’yi, binlerce komünisti gaz odalarında öldürüp, fırınlarda yakarak yok etme eylemini seçimle başa geldiği iktidar erkini kötüye kullanarak gerçekleştirmiş, sonunda dünyayı da kana bulamış ve ancak savaşla bu kanlı eylemleri durdurulabilmişti.
Bu emin adımlarla yapılan yürüyüşte gayri resmi araçlar da kullanılır. Medya, her açıdan bu araçların en önemlisidir. Medya bu önemi nedeniyle, büyük sermayedarlar tarafından işletilen bir araçken sermayedarların yakın durmayı tercih ettikleri siyasi yapının da bir anda sözcüsü, seslenme aracı haline gelirler. Üstelik en can sıkıcı yanı da bütün bu “sahibinin sesi” rolünü tarafsızlık iddiasıyla yaparlar. Giderek, iktidarın gücüyle de orantılı olarak, birer propaganda aygıtlarına dönüşen medya organları hükümetin siyasi ve ekonomik emelleri doğrultusunda onu sürekli destekleyici ve bir tek görüş doğrultusunda halkı sürekli yönlendirici görevini üstlenirler.
İkinci dünya savaşının hemen arifesinde Almanya’da iktidara gelen Nazi Partisi uygulamaya koyduğu yasayla politik icraatlarına son sürat devam ederken sahip olduğu, topluma seslenme araçlarının dışında daha genel propaganda mekanizmalarına ihtiyaç duydu. Bu süreçte Alman medyasının tamamına yakını son derece kısa bir sürede, tiraj dikkate alınarak %96 sı (Larousse/ İkinci Dünya Savaşı Ansiklopedisi), hükümetin dümen suyuna giriverdi.
Nazi Partisinin ikinci ismi olan ve aynı zamanda propaganda ve halkla ilişkiler bakanı Joseph Goebbels önceleri medyayı hükümetin ifadelerine ve Almanya ile ilgili olumlu haberlere yer vermesi konusunda “ikna” etti. Daha sonra tam bir propaganda mekanizması kurdu.
Nazi propaganda modeli her şeyden önce biçime dayanırdı (Size de tanıdık geliyor mu?). Bu modelde “propaganda yapmak, her yerde hayatın her alanında iktidarın emellerinden bahsetmektir. Kamuoyunun oluşumunu denetlemek devletin birinci görevidir (Hala tanıdık gelmiyor mu?). Propagandanın işlevi yoldan döndürmek değildir. Onun görevi daha çok takipçiler toplamak ve onları hizaya sokmaktır. Görev son derece açıktır; düşünceleri basite indirgeyip, ilkel kalıplara dökerek, siyasal ve ekonomik yaşamın karmaşık sürecini en yalın terimlerle sunmak. Bunları sokağa taşıyarak ve sıradan insanların kafasına sokarak bireyin çevresini değiştirmek ve bu amaçla insanın faaliyet gösterdiği her alana girmek (Hala mı???)
Faşist devletin doğası, propagandanın tekelleşmesine olanak sağlamaktadır. Faşist rejimlerde basın, radyo, sinema, tiyatro, edebiyat, kitle örgütleri, toplantı ve gösteriler hep faşist devletin tekelindedir. 21. yy’da bunu tersten de okumak mümkündür. Kitle iletişim araçlarının tekelde toplandığı ülkelerde (farkında olmadan) faşist bir iktidar söz konusudur. Sürekli baskı sayesinde kitleler bağnazlaştırılır. Bu durum gerek saf ve ham şiddetle gerekse de fikri şiddetle ustaca birleştirildiğinde devleti yönetenler birer ilah halini alırlar. (Artık, Osmanlı Padişahı mı dersiniz, Führer mi dersiniz?)
Öyle ki yönetenler tarafından azarlanmak, hatta bir devlet başkanından çok sokak serserilerinin ağzından duyulacak sözlerle itham edilmek bile yönetilenlere “onur” verecek hale gelinir. (Kasımpaşalıyım, eli maşalıyım)
Nazi Partisi siyasi arenada ciddi bir ağırlık merkezi olmaya başladığında medyanın tekelde toplanması durumunu Goebbels şu şekilde anlatmaktadır: “Radyo ve basın artık bizim emrimizdedir. Paramız da var… (Çok mu tanıdık yoksa bana mı öyle geliyor?).
Hitler “Kavgam” kitabında “kullanmasını bilenlerin elinde radyonun korkunç bir silah olacağını belirtiyordu. 1933’te seçimler Nazilerin başarısıyla sonuçlanınca Goebbels radyolarda büyük bir tasfiye hareketine girişti, kendilerine karşı olanlar işten çıkartıldı, bazıları da toplama kamplarına gönderildi. Programlar yeniden düzenlendi, hükümetin çalışmalarını yansıtan yayınlara öncelik verildi, askeri marşların yanı sıra “saf kan” Alman bestecilerin yapıtları ağırlık kazandı. Alman ırkının üstünlüğünü belirten konuşmaların yayınına başlandı.
Savaş öncesi Almanya’nın haber alma-verme ilişkisi, tüm medya organlarında görülen alkışçı (siz bunu başka türlü de okuyabilirsiniz) tavırdan nasibini almıştı. Öyle ki sadece rejime yararlı olan, toplum önünde belli siyasi bir kazanç getiren iç ve dış olayların haberleri veriliyordu. Her şeye rağmen olumsuz bir durum açıklanacaksa bu kez olaylar ters yönden ve büsbütün değiştirilmiş olarak sunuluyordu. (???)
İşe yaramayan “olumsuz” olaylar sistemin iç yüzünü açıklamayabilir ve itibardan düşürebilirdi. Örneğin bütün uluslararası basın Almanya’daki toplama kamplarının varlığını Gestapo’nun baskı ve işkence yaptığını yıllarca yazmasına karşın Alman basını ve radyosu bu sorun hakkında susmuştu.
Faşist devlet koşullarında propaganda haberin önünde gidiyordu. Yani bir olayla ilgili haber, kesin siyasi değerlendirmesinin yapılmasından önce veriliyordu. (Mesala Yahudi Açılımı.) Aslında bu tavırla propaganda kendi halkının olaylara kendi gözlüğüyle bakmasını amaçlıyordu. İdaresi altındaki herhangi birinin olayları devletin görüşünden farklı şekilde kavramasına, yorumlamasına kesinlikle izin vermiyordu. (Artık tanıdık geliyordur???) Bütün bu alkışçılıktan sonra neler olduğu ortada. Nazi Almanyası ve o dönem yaşananlar tarihteki en çarpıcı ve en marjinal örnek. Fakat benzer süreçler yazının başında da değindiğim gibi dünyanın bir çok yerinde, bir çok kez tekrarlandı. ABD’de adeta cadı kazanına dönüştürülen “komünist avcılığı”, Vietnam rezaleti, Fransa’da Cezayir duyarsızlığı vb…
Sonuç olarak denilebilir ki; alkışçılığı; tarihe, topluma bakmadan sürdüren, bir süre sonra alkış sesleri nedeniyle konuşulanların duyulmasını engelleyen medya kuruluşları rüzgar nereden eserse oraya eğilen otlar gibidirler. Fakat kaybedilen onca değere, zamana rağmen nasıl; bu şekilde davranmadığı için bazı otlar yakılıp, sökülmüşlerse her yöne eğilen otlar da bir gün hiç beklenmedik bir yönden hem de çok sert esen rüzgarlarla köklerinden sökülmüştü. Bizden hatırlatması...
1 Ekim 2009 Perşembe
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder