Özgür ATAK
ozguratak@gmail.com
http://fotografneyianlatir.blogspot.com/
Bu yazı Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.
Geçen hafta başı, ABD Dış İşleri Bakanı Hillary Clinton’un Obama’nın ağzından yaptığı açıklamalar, tüm belirsizliklerine rağmen Rusya ile gelecek dönemde mümkün olduğu kadar dostane ilişkiler geliştirmek niyetinde oldukları yönündeydi. Rusya da, her ne kadar uzatılan eli havada kapma sevdalısı olmasa da, bu niyetlere tepkisiz kalmayacağını ve üstüne düşeni yapacağını açıklamıştı.
Bilindiği üzere 2009 itibariyle tartışmalar ve gerilimler iki başlıkta yoğunlaşıyor. Birincisi ABD’nin Orta Asya ve Orta Doğu ile ilgili planlarını fütursuzca uygulamaya koyması ve bu durumun gittikçe Rusya’yı endişelendirmesi. Bunun karşılığı ise Rusya’nın eski Sovyet cumhuriyetlerindeki ABD etkisini azaltmak için her türlü imkânı seferber etmesi ve İran’ın elini güçlendirecek her türlü açılıma destek vermesiydi. İkincisi ise bir türlü netleştirilemeyen NATO meselesi. Gürcistan ve Ukrayna başta olmak üzere NATO’nun sınırlarını Rusya’yla komşu yapma girişimi ve uzantısı olarak, o çok konuşulan ve hala sonuçlandırılamayan Füze Kalkanı projesi.
Bahsi geçen tüm konularda taraflar karşılıklı olarak iyi niyet gösterip geri adım atma arzusunda olduklarını her seferinde dile getiriyorlardı ve bu niyetler geçen hafta devlet başkanları ve dış işleri seviyesinde ifade edilmişti. Ve biz de sormuştuk; kim dost kim düşman diye. Demokrasi hayranlığıyla bakıldığında bu kafa karışıklığını abarttığımız düşünülebilir. Fakat kafaların karışmasının ne kadar haklı olduğunu gösteren şahin bir çıkış tüm bu konuşmaların ardından, aynı haftanın ortasında Rusya Devlet Başkanı Dimitriy Medvedev’den geldi. Rusya’nın NATO’nun artan tehdidine karşı koymak için hem konvansiyonel silah kapasitesini hem de nükleer gücünü arttırmayı planladığını söyledi.
Medvedev, üst düzey generallere yaptığı konuşmada 2011’den itibaren kara ve deniz ordusunun güçlendirileceğini dile getirdi. Bu güçlendirme sadece modernizasyon ve yeni donanımların alınması/ üretilmesi değil silahlı kuvvetlerin savaşa hazırlıklı olma kapasitesinin de arttırılması şeklinde olacak.
Medvedev’in bu şahin çıkışları yetmiyormuş gibi peşinden bir de savunma bakanı Anatoli Serdyukov dünyada içinden geçilen süreç itibariyle silahlı çatışma potansiyelinin ve dolayısıyla Rusya’nın bu türden saldırılara maruz kalma riskinin arttığını vurguladı. Rus askeri yetkililer her durumda, dünyadaki askeri ve siyasi gelişmelerin ABD yöneticileri tarafından belirlendiğini ve bundan ülkeleri adına rahatsızlık duyduklarını belirtiyorlardı. Öyle ki Serdyukov sadece askeri konulardaki talep ve önerilerini sıralamakla kalmadı. ABD’nin Orta Asya ve Rusya’ya sınırı olan tüm coğrafyadaki yer altı zenginliklerine göz diktiğinden yakındı. Konuşmasının hemen ardından isimleri duyurulmayan askeri yetkililer 1 Aralık’ta stratejik silahsızlanma anlaşması START 1’in süresi dolar dolmaz Rusya’nın kendi sınırlarında uygun gördüğü birçok yere çok başlıklı kıtalar arası füzeler konuşlandırmayı planladığını açıkladılar. Hatırlanacağı üzere geçen haftaki konuşmalarında iki taraftan da START 1’in süresi dolar dolmaz ondan daha kapsamlı ve geçerlilik süresi daha uzun bir anlaşma yapılaması konusunda açıklamalar gelmişti. Adeta şizofrenik bir biçimde söylediklerinden tamamen ters niyetler ve kararlar çok kısa sürelerde dünya kamuoyuna açıklanıyor.
Kuşkusuz tüm bu karşılıklı yapılan iyi niyet açıklamaları ve ardından gelen “biz işimize bakarız” ifadeleri iki ülkenin de birbirlerine karşı ellerini güçlendirme çabaları olarak adlandırılabilir. Tarafların hem kendi hem de uluslar arası kamuoyuna karşı sergiledikleri bu tutum Obama-Medvedev görüşmesinden önce “dik durma” gayretlerinden başka bir şey değil. Fakat ne yazık ki adı geçen bölgelerdeki ülke yöneticileri (buna Türkiye de dahil) bu çıkar yarışında yapılan açıklamalara aldanıp kendilerine pay çıkarmaya çalışıyorlar. Gün olup devran döndüğünde ve düzen yeninde kurulduğunda ise açıkta kalıyorlar. Olan yine o küçük aktörlerin masum halklarına oluyor. Bunlara en büyük iki örnek; bilindiği üzere, Ukrayna ve Gürcistan.
Belki bu iki örnek sayesinde hayale kapılmamak gerektiği anlaşılabilir.
27 Mart 2009 Cuma
KİMLER DOST, KİMLER DÜŞMAN?
Özgür ATAK
ozguratak@gmail.com
http://fotografneyianlatir.blogspot.com/
Bu yazı Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.
İçinden geçilen küresel mali kriz, dost düşman kavramlarının yeniden yapılmasına neden oluyor. Düne kadar sürekli karşı cephelerde yer alan isimler birbirlerine dost eli uzatmaya başladı. Özellikle hegomon güçler, rekabetin maliyetini düşürmeye çalışıyor. Tüm dünyanın bir numaralı umudu haline gelen Obama bir taşla iki kuş vurmak niyetinde, uluslar arası kamuoyunda tartışmalara konu olan bir dizi başlıkta, “barış” dolu kararlarını açıklıyor. Zira ABD çıkarlarını korumak ve geliştirmek için girişilen onlarca kanlı proje geçtiğimiz on yıl içinde umulduğu kadar büyük kazançlar sağlamadığı gibi hem saygınlığın yitirilmesine hem de büyük paralar kaybedilmesine neden oldu. Soğuk savaşın en sert yaşandığı yıllarda ortaya atılan ve “Yıldız Savaşları” olarak kodlanan deli saçması, fantastik projeye benzeyen füze kalkanı girişiminin de; uygulamaya konulması halinde götürüsü, hayal edilen getirisinden çok fazla olacak bir girişimdi. Yıllardır tartışılan ve özellikle de Rusya’ya karşı bir koz olarak rezerv tutulan bu projenin şimdilerde “barışçı” duygularla rafa kaldırılması gündemde. Kuşkusuz bu iyi niyetin bir karşılığı olmalı. ABD dış işleri vazgeçme sinyalleri verdiği füze kalkanı girişiminden ancak, Rusya’dan talep ettikleri kimi “istikrar” önlemleri karşılığında kesin olarak vazgeçebileceklerini dile getiriyor.
Üstelik bizzat Obama’nın kendisi Medvedev’e, Rusya’nın İran’a nükleer enerji alanındaki desteğini çekmesi durumunda Doğu Avrupa üzerine yerleştirilecek füze savunma sisteminden vazgeçebileceklerini söylüyordu [Washington Post].
Geçtiğimiz hafta Rusya ise, ABD’nin NATO ülkelerini koruyacağını iddia ettiği Füze Kalkanı yerine eğer böyle bir proje hayata geçirilecekse bu projenin silah çeşidi açısından çok da geniş ölçekli ve küresel bir savunma sisteminin geliştirilmesi gerektiğine vurgu yaptı. Öte yandan Amerika ile nükleer silahları azaltma antlaşması yerine yeni bir anlaşma yapmak istediğini, bunun Washington ile ilişkileri “yeniden başlatmak” için bir ön şart olduğunu ifade etti [Reuters].
Bunun üzerine Cenevre’deki görüşmelerde Hillary Clinton, stratejik saldırı silahları konusunda Rusya ve Amerika’yı bağlayan yeni bir yasal anlaşmanın bir an önce gerçekleştirilmesi ve görüşmelerin yeniden başlaması için ne gerekiyorsa yapılmasını istedi. Öyle ki Soğuk Savaş sırasında imzalanan ve süresi bu yılın sonunda dolacak olan uzun menzilli nükleer silahların azaltılması, START 1, anlaşmasının yerine yeni ve daha kapsamlı bir anlaşmanın geçmesi gerektiğini de belirtti.
Hillary Clinton’dan sonra konuşan meslektaşı Lavrov ise yeni bir anlaşmanın sadece nükleer silah başlıklarıyla sınırlı kalmaması “aynı zamanda kıtalararası balistik füzeleri, denizaltı balistik füzeleri ve ağır bombardıman uçakları gibi stratejik dağıtım araçlarını da içermesi” gerektiğini söyledi.
Kuşkusuz tüm bu açıklamalar ve planlanan barışçı politikalar, silahların etkinliğini azaltmak konusunda ümit verici ve sevindirici. Fakat bütün bu silahsızlanma nutuklarına rağmen dünyanın birçok yerinde devam eden satışlar, dile getirilen niyetlerin hiç de temiz ve saf olmadığını düşündürüyor.
Obama’ile duymaya başladığımız değiştik, değişiyoruz söylemlerine paralel biçimde ortaya konan kimi kararlar ve girişimler bir yana, bölgesel siyasi krizlerin çözümünde hiçbir belirleyici rol üstlenmeyen ABD’nin, elinin özellikle de ekonomik olarak ne kadar zayıfladığı açıkça görülüyor. Altından kalkılamayacak hale gelen askeri harcamalar, maceracı politikaların sonunun geldiğini haber veriyor. Fakat bu son bizim anladığımız ya da hayal ettiğimiz biçimde bir mutlu son değil ne yazık ki. Kanlı cephe bu kadar zayıflamışken umarız dünya kamuoyunun sağduyusu kalıcı insani adımlar atmayı becerir.
ozguratak@gmail.com
http://fotografneyianlatir.blogspot.com/
Bu yazı Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.
İçinden geçilen küresel mali kriz, dost düşman kavramlarının yeniden yapılmasına neden oluyor. Düne kadar sürekli karşı cephelerde yer alan isimler birbirlerine dost eli uzatmaya başladı. Özellikle hegomon güçler, rekabetin maliyetini düşürmeye çalışıyor. Tüm dünyanın bir numaralı umudu haline gelen Obama bir taşla iki kuş vurmak niyetinde, uluslar arası kamuoyunda tartışmalara konu olan bir dizi başlıkta, “barış” dolu kararlarını açıklıyor. Zira ABD çıkarlarını korumak ve geliştirmek için girişilen onlarca kanlı proje geçtiğimiz on yıl içinde umulduğu kadar büyük kazançlar sağlamadığı gibi hem saygınlığın yitirilmesine hem de büyük paralar kaybedilmesine neden oldu. Soğuk savaşın en sert yaşandığı yıllarda ortaya atılan ve “Yıldız Savaşları” olarak kodlanan deli saçması, fantastik projeye benzeyen füze kalkanı girişiminin de; uygulamaya konulması halinde götürüsü, hayal edilen getirisinden çok fazla olacak bir girişimdi. Yıllardır tartışılan ve özellikle de Rusya’ya karşı bir koz olarak rezerv tutulan bu projenin şimdilerde “barışçı” duygularla rafa kaldırılması gündemde. Kuşkusuz bu iyi niyetin bir karşılığı olmalı. ABD dış işleri vazgeçme sinyalleri verdiği füze kalkanı girişiminden ancak, Rusya’dan talep ettikleri kimi “istikrar” önlemleri karşılığında kesin olarak vazgeçebileceklerini dile getiriyor.
Üstelik bizzat Obama’nın kendisi Medvedev’e, Rusya’nın İran’a nükleer enerji alanındaki desteğini çekmesi durumunda Doğu Avrupa üzerine yerleştirilecek füze savunma sisteminden vazgeçebileceklerini söylüyordu [Washington Post].
Geçtiğimiz hafta Rusya ise, ABD’nin NATO ülkelerini koruyacağını iddia ettiği Füze Kalkanı yerine eğer böyle bir proje hayata geçirilecekse bu projenin silah çeşidi açısından çok da geniş ölçekli ve küresel bir savunma sisteminin geliştirilmesi gerektiğine vurgu yaptı. Öte yandan Amerika ile nükleer silahları azaltma antlaşması yerine yeni bir anlaşma yapmak istediğini, bunun Washington ile ilişkileri “yeniden başlatmak” için bir ön şart olduğunu ifade etti [Reuters].
Bunun üzerine Cenevre’deki görüşmelerde Hillary Clinton, stratejik saldırı silahları konusunda Rusya ve Amerika’yı bağlayan yeni bir yasal anlaşmanın bir an önce gerçekleştirilmesi ve görüşmelerin yeniden başlaması için ne gerekiyorsa yapılmasını istedi. Öyle ki Soğuk Savaş sırasında imzalanan ve süresi bu yılın sonunda dolacak olan uzun menzilli nükleer silahların azaltılması, START 1, anlaşmasının yerine yeni ve daha kapsamlı bir anlaşmanın geçmesi gerektiğini de belirtti.
Hillary Clinton’dan sonra konuşan meslektaşı Lavrov ise yeni bir anlaşmanın sadece nükleer silah başlıklarıyla sınırlı kalmaması “aynı zamanda kıtalararası balistik füzeleri, denizaltı balistik füzeleri ve ağır bombardıman uçakları gibi stratejik dağıtım araçlarını da içermesi” gerektiğini söyledi.
Kuşkusuz tüm bu açıklamalar ve planlanan barışçı politikalar, silahların etkinliğini azaltmak konusunda ümit verici ve sevindirici. Fakat bütün bu silahsızlanma nutuklarına rağmen dünyanın birçok yerinde devam eden satışlar, dile getirilen niyetlerin hiç de temiz ve saf olmadığını düşündürüyor.
Obama’ile duymaya başladığımız değiştik, değişiyoruz söylemlerine paralel biçimde ortaya konan kimi kararlar ve girişimler bir yana, bölgesel siyasi krizlerin çözümünde hiçbir belirleyici rol üstlenmeyen ABD’nin, elinin özellikle de ekonomik olarak ne kadar zayıfladığı açıkça görülüyor. Altından kalkılamayacak hale gelen askeri harcamalar, maceracı politikaların sonunun geldiğini haber veriyor. Fakat bu son bizim anladığımız ya da hayal ettiğimiz biçimde bir mutlu son değil ne yazık ki. Kanlı cephe bu kadar zayıflamışken umarız dünya kamuoyunun sağduyusu kalıcı insani adımlar atmayı becerir.
11 Mart 2009 Çarşamba
EZBER BOZAN GEZİ Mİ DEDİNİZ?
Özgür ATAK ozguratak@gmail.com http://fotografneyianlatir.blogspot.com/
Bu yazı Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.
ABD’nin Dışişleri bakanı Hillary Rodham Clinton göreve geldikten sonra yurt dışı gezilerine, geçmişte alışılagelmiş rotasından farklı olarak bilindiği gibi Doğu Asya ile başladı. Bizim için önemli olan, ikinci kısım ise Mısır, İsrail, Filistin (Batı Şeria), Belçika, İsviçre ve Türkiye’yi kapsayacak şekilde devam ediyor. 7 Mart’ta Ankara’ya gelecek olan Clinton’un bu gezisi için “ezber bozan” ifadesi kullanılıyor. Hatırlanacağı üzere daha önceki meslektaşları gezilerine Avrupa’nın lokomotif ülkelerinden başlarlardı. Fakat ne geçmişte ezbere dönüşen Avrupa ziyaretleri ne de şimdiki gezi rotası rast gele seçildi. ABD’nin giderek kontrolü kaybettiği ve adeta köşeye sıkıştığı Asya, bir çıkış yapmak için kesinlikle ertelenemeyecek bir başlangıç noktasıydı. Keza gezinin ikinci yarısı ise Obama’nın gerek kendi ülkesinden gerekse de ABD dışından büyük destek görmesine neden olan Bush yönetiminin yanlışlıklarını örtme iddiasına zemin oluşturması açısından önemli. Irak’tan çekilme hazırlıkları yapan Washington yönetiminin askerlerini ve silahlarını nereden ve hangi yollarla sevk edeceği sorunu, bölgeyi boş bırakmamak adına ihtiyaç duyacağı yeni üsler, Afganistan’da hazırlandığı yeni dönem ve son olarak Ortadoğu’da Türkiye’ye biçtiği görevler düşünüldüğünde 7 Mart’ın son derece önemli bir dönemeç olduğu görülüyor.
Peki ya Ortadoğu
Çok önem atfedilen Ortadoğu gezisinden, ise yakın gelecekte, bırakın siyasi olmasını, insani açıdan bile önemli/ etkili sonuçlar çıkacak gibi görünmüyor. Zira Ortadoğu temsilcisi Mitchell de, Bayan Clinton’da çözüm için yeni fikirlerle gelmediler.
İsrailliler Hillary’nin Filistin yönetimini reformlar konusunda ne kadar zorladığına bakacak. Filistinliler açısındansa Hillary’nin İsrail’in yerleşim planının gözden geçirilmesi gerektiğine yönelik söylemlerin önemi büyük. Öyle ki Washington Filistin Çalışmaları Enstitüsü’nden Nadia Hijab, Washington Post’ta yayınlanan bir haberde “Bir ABD yetkilisinin İsrail yerleşimlerinin uluslar arası hukuka aykırı olduğunu söylemesi sevindirici.” diyordu.
Yeni dönemde barış görüşmelerinin, İsrail’in sağ kanat ağırlıklı yeni meclisinin Hamas’a karşı takındığı tavır ve Fetih’e yüklediği görevler nedeniyle zorlu geçeceği açık. Kaldı ki bir çok uzman Hamas’a rağmen yapılacak barış çalışmalarının sonuca ulaşamayacağını düşünüyor.
Bush döneminde Ulusal Güvenlik Danışmanlığı’nda görevli olan, şimdinin Dış İlişkiler Konseyi sorumlusu Eliot Abrams, The Weekly Standart’taki makalelerinde önceki Dış İşleri Bakanı Condoleezaa Rice’ın çalışmalarındaki acı gerçeğe dikkat çekiyordu. “İsrail – Filistin barışına yaklaşmış değiliz. Yakın gelecekte Filstin Devleti’nin kurulması da söz konusu değil. Önemli olan bunların dışında kalıcı ve yapıcı bir Filistin programı üzerinde durulmalıdır.”
Carnegie Endowment for International Peace’ten Nathan J. Brown’un geçen hafta yayınladığı açık mektubunda İki Devletli Çözüm’de çıkmaz sokağa girildiğini ve bir B planının zamanının geldiğini belirtiyordu. Nathan’a göre bu plan dolaylı da olsa Hamas’la görüşme tabusunu yıkmayı hedeflemeli.
Maryland Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Shibley Telhami, Time dergisindeki mülakatında Hillary Clinton’un her ne yapacaksa çabuk yapması gerektiğini çünkü iki devletli çözümden her geçen gün uzaklaşıldığını söylüyordu. İsrail Batı Şeria ve Jarusalem’de yeni yollar ve binalar, yeni yerleşim alanları inşa ediyor. Telhami’ye göre İsrail Batı Şeria’nın tamamını kendisi kontrol altına alıp Gazze’yi de Ürdün yada Mısır’a havale etmek istiyor.
Herkesin Hamas’a yüklendiği dönemde bir açıklama da Arap Birliği Sekreteri Amr Musa’dan geldi: Amerika’nın Sesi’ne (Voice of America) verdiği mülakatta Hamas’ın ayrılıkçı tavrını terk etmedikçe tek bir Filistin Devleti’inin kurulmasının dahi barışın sağlanmasında yeterli olamayacağını dile getirdi.
Sonuç olarak gerek konuyla ilgili isimlerin yaptıkları yuvarlak, kesin ifadelerden uzak açıklamalar ve de ABD’nin bölgeye atadığı isimlerin çantalarının eski şeylerle dolu olması gösteriyor ki ne bozulan bir ezber var ne de ciddiye alınacak bir değişim. Olan sadece, kontrolü elde tutmak için rotanın değiştirilmesinden ibaret.
Bu yazı Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.
ABD’nin Dışişleri bakanı Hillary Rodham Clinton göreve geldikten sonra yurt dışı gezilerine, geçmişte alışılagelmiş rotasından farklı olarak bilindiği gibi Doğu Asya ile başladı. Bizim için önemli olan, ikinci kısım ise Mısır, İsrail, Filistin (Batı Şeria), Belçika, İsviçre ve Türkiye’yi kapsayacak şekilde devam ediyor. 7 Mart’ta Ankara’ya gelecek olan Clinton’un bu gezisi için “ezber bozan” ifadesi kullanılıyor. Hatırlanacağı üzere daha önceki meslektaşları gezilerine Avrupa’nın lokomotif ülkelerinden başlarlardı. Fakat ne geçmişte ezbere dönüşen Avrupa ziyaretleri ne de şimdiki gezi rotası rast gele seçildi. ABD’nin giderek kontrolü kaybettiği ve adeta köşeye sıkıştığı Asya, bir çıkış yapmak için kesinlikle ertelenemeyecek bir başlangıç noktasıydı. Keza gezinin ikinci yarısı ise Obama’nın gerek kendi ülkesinden gerekse de ABD dışından büyük destek görmesine neden olan Bush yönetiminin yanlışlıklarını örtme iddiasına zemin oluşturması açısından önemli. Irak’tan çekilme hazırlıkları yapan Washington yönetiminin askerlerini ve silahlarını nereden ve hangi yollarla sevk edeceği sorunu, bölgeyi boş bırakmamak adına ihtiyaç duyacağı yeni üsler, Afganistan’da hazırlandığı yeni dönem ve son olarak Ortadoğu’da Türkiye’ye biçtiği görevler düşünüldüğünde 7 Mart’ın son derece önemli bir dönemeç olduğu görülüyor.
Peki ya Ortadoğu
Çok önem atfedilen Ortadoğu gezisinden, ise yakın gelecekte, bırakın siyasi olmasını, insani açıdan bile önemli/ etkili sonuçlar çıkacak gibi görünmüyor. Zira Ortadoğu temsilcisi Mitchell de, Bayan Clinton’da çözüm için yeni fikirlerle gelmediler.
İsrailliler Hillary’nin Filistin yönetimini reformlar konusunda ne kadar zorladığına bakacak. Filistinliler açısındansa Hillary’nin İsrail’in yerleşim planının gözden geçirilmesi gerektiğine yönelik söylemlerin önemi büyük. Öyle ki Washington Filistin Çalışmaları Enstitüsü’nden Nadia Hijab, Washington Post’ta yayınlanan bir haberde “Bir ABD yetkilisinin İsrail yerleşimlerinin uluslar arası hukuka aykırı olduğunu söylemesi sevindirici.” diyordu.
Yeni dönemde barış görüşmelerinin, İsrail’in sağ kanat ağırlıklı yeni meclisinin Hamas’a karşı takındığı tavır ve Fetih’e yüklediği görevler nedeniyle zorlu geçeceği açık. Kaldı ki bir çok uzman Hamas’a rağmen yapılacak barış çalışmalarının sonuca ulaşamayacağını düşünüyor.
Bush döneminde Ulusal Güvenlik Danışmanlığı’nda görevli olan, şimdinin Dış İlişkiler Konseyi sorumlusu Eliot Abrams, The Weekly Standart’taki makalelerinde önceki Dış İşleri Bakanı Condoleezaa Rice’ın çalışmalarındaki acı gerçeğe dikkat çekiyordu. “İsrail – Filistin barışına yaklaşmış değiliz. Yakın gelecekte Filstin Devleti’nin kurulması da söz konusu değil. Önemli olan bunların dışında kalıcı ve yapıcı bir Filistin programı üzerinde durulmalıdır.”
Carnegie Endowment for International Peace’ten Nathan J. Brown’un geçen hafta yayınladığı açık mektubunda İki Devletli Çözüm’de çıkmaz sokağa girildiğini ve bir B planının zamanının geldiğini belirtiyordu. Nathan’a göre bu plan dolaylı da olsa Hamas’la görüşme tabusunu yıkmayı hedeflemeli.
Maryland Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Shibley Telhami, Time dergisindeki mülakatında Hillary Clinton’un her ne yapacaksa çabuk yapması gerektiğini çünkü iki devletli çözümden her geçen gün uzaklaşıldığını söylüyordu. İsrail Batı Şeria ve Jarusalem’de yeni yollar ve binalar, yeni yerleşim alanları inşa ediyor. Telhami’ye göre İsrail Batı Şeria’nın tamamını kendisi kontrol altına alıp Gazze’yi de Ürdün yada Mısır’a havale etmek istiyor.
Herkesin Hamas’a yüklendiği dönemde bir açıklama da Arap Birliği Sekreteri Amr Musa’dan geldi: Amerika’nın Sesi’ne (Voice of America) verdiği mülakatta Hamas’ın ayrılıkçı tavrını terk etmedikçe tek bir Filistin Devleti’inin kurulmasının dahi barışın sağlanmasında yeterli olamayacağını dile getirdi.
Sonuç olarak gerek konuyla ilgili isimlerin yaptıkları yuvarlak, kesin ifadelerden uzak açıklamalar ve de ABD’nin bölgeye atadığı isimlerin çantalarının eski şeylerle dolu olması gösteriyor ki ne bozulan bir ezber var ne de ciddiye alınacak bir değişim. Olan sadece, kontrolü elde tutmak için rotanın değiştirilmesinden ibaret.
3 Mart 2009 Salı
İSRAİL TERÖR ÖRGÜTLERİ
Özgür ATAK ozguratak@gmail.com http://fotografneyianlatir.blogspot.com
Bu yazı Yeni Harman dergisinde yayınlanmıştır.
İsrail devletinin kuruluşunda, kendine tarım arazisi açmak isteyen çiftçi misali kendine alan açan ve yıllar sonra bir dizi siyasi manevralarla ülkeye dönüşen İsrail devlet örgütü 1900’lerin başında ortaya çıkan bir çok çete sayesinde bu günlere gelebilmiş. Burada ele alınanların çoğu resmi nitelik kazanarak devletin kurucu unsurları halini almış örgütler fakat bir de yakın geçmişte yine gizli servis aracılığıyla oluşturulan ve kullanılan ve bir çok mülteci kampında soykırım yapan örgütler var. Onları incelemeyi ise başka bir zamana bırakıyoruz.
İbranice savunma anlamına gelen, gizli yer altı örgütü Haganah önceleri Bar Giora ve sonrasındaki Hashomer gibi 100 kişilik küçük savunma birlikleri halinde 1900’lerin başında doğan otorite boşluğunda Filistin’de varlık göstermeye çalışıyordu. 1920 yılında Arap ve 1921 yılındaki Jaffa ayaklanmalarında Yahudi önderleri kendi yaşam yerlerinin İngiliz hükümeti tarafından korunmayacağını düşünerek daha örgütlü davranmaya karar verdiler ve Haganah’yı kurdular. Örgüt daha sonra karşı saldırıya geçerek etki alanını genişletti ve 1920 ile 1929 arasında güçlü, merkezi bir birlik halini aldı. Haganah örgütü sadece birkaç yerde faaliyet gösteren ve çok fazla silahlanamamış birliklerden oluşuyordu. Militanları daha çok çiftçilerdi. 1929’daki Arap katliamı sonrasında Haganah’nın rolü ciddi biçimde değişti. Çok daha büyük bir organizasyon haline gelerek Yahudi yerleşimlerinin çoğunda neredeyse bütün gençliği etkileyen ve binlerce üyesi olan bir yapıya ulaştı. Yabancı silahlı güçlerin çeşitli mühimmatlarını ele geçirip silah kapasitesini arttırdı ve yeni, eğitilmiş insanlardan oluşan bir yer altı örgütü inşa etti.
1936’ya gelindiğinde 10 000’i savaşmaya hazır 40 000 kişilik bir silahlı güç haline gelmişti. 1936-1939 Arap isyanı sırasında İngiliz çıkarlarını koruma görevini üstlendi. On üç bölgesel gruptan oluşan ve 1 500 savaşçısı bulunan FOSH (Plugot Sadeh = Arazi Birlikleri) ve daha sonra HISH (Heil Sadeh = Arazi Kuvvetleri) birlikleriyle Arap isyanlarını bastırdı. Hiç bir zaman İngiliz yetkililerince resmi olarak varlığı kabul edilmeyen örgüt, zaman içerisinde Albay Orde Wingate tarafından oluşturulan ve eğitimi üstlenilen Yahudi Toplum Polisi, Yedek Yahudi Birlikleri, Özel Gece Mangası adlarıyla tanındı ve İngiliz birliklerine entegre oldu. Örgütün temel anlayışı en iyi savunma saldırıdır şeklindeydi ve 1931’e gelindiğinde örgütün en militan unsurları Irgun Tsva'i-Leumi’i (Ulusal Ordu Birliği) kurdu. 1940 yılında Irgun İkinci Dünya Savaşı’nda İngiliz güçlerine saldırıp saldırmama konusunda fikir birliği sağlayamayınca içinden Lehi’yi (Lochamei Herut Yisrael = İsrail Özgürlük savaşçıları yada daha yaygın bilinen adıyla; liderleri Avraham Stern’den hareketle Stern Çetesi) doğurdu. Stern'in en büyük amacı, “Fırat ve Nil arasında bir İbrani Krallığı” kurmaktı. Amacının büyüklüğüne oranla Lehi’nin gücü çok sınırlıydı. Üye sayısı birkaç yüz savaşçıyı geçmiyordu ve silah stoku da çok kısıtlıydı. Hedeflerle gerçek güç arasındaki fark Stern'in savaş metodunu sert ve aşırı eylemler olarak belirlemesine neden oldu. Örgüt Filistin'deki havaalanlarına, demiryollarına ve öteki stratejik tesislere saldırılar düzenledi. Filistin dışında da terör eylemleri düzenleyen örgütün iki üyesi, 6 Kasım 1944'te Kahire'de İngiliz hükümetinin Orta Doğu temsilcisi Lord Moyne'u öldürdü. Kasım 1945'te İsrail Savunma Birlikleri kurulunca Stern Çetesi de, Haganah ve İrgun gibi bu harekete katıldı. Örgüt bu hareketin içindeyken çeşitli operasyonlar gerçekleştirdi. Bunların en önemlisi Haziran 1946'da gerçekleştirilen ve 11 örgüt üyesinin de öldüğü Hayfa demiryolu şantiyesinin bombalanması eylemiydi.
1939 yılında İngiliz hükümeti Filistine olan Yahudi göçüne büyük sınırlamalar getirince, daha önce İngiliz birliklerince silah ve eğitim açısından desteklenen, Lübnan ve Filistin’lileri Nazi şiddetinden korumakla görevli ve Haganah’ya bağlı Palmach adlı birim 100 000 den fazla Yahudi’nin gizli yollardan Filistin’e getirilmesini sağladı. Bu süreçte de, İngilizlerin göç kısıtlamalarına karşı bir çok protesto gösterisi örgütledi.
1944’te İngilterenin ortadoğu bakanı Lord Moyne’nun Lehi militanları tarafından suikastle öldürülmesindne sonra Haganah, Irgun ve mensuplarının kaçıırlıp sorgulanmaları ve benzeri işler için İngilizlerle birlikte çalıştı. Yahudi halkını korumak için Haganah’ya katılan bir çok Yahudi genci bu gelişmeler karşısında çok büyük hayal kırıklığı yaşadılar. Irgun ise tabanına bir iç savaşa sebebiyet vermemek için kendisine yapılanları karşılıklsız bırakma çağrısında bulundu. Fakat bazı Irgun üyeleri bu çağrıya kulak asmadılar ve intikam için çalışmaya başladılar. Haganah’nın Irgun ve Lehi’ye karşı başlattığı ve Av Mevsimi olarak bilinen bu süreç üç örgütün de İsrail Savunma Birlikleri adı altında toplanmasıyla sona erdi.
Bu yeni yapılanmada üç örgütün farklı görevleri vardı: Lehi bireysel terörist saldırıları düzenlemekle, Irgun noktasal askeri operasyonları yürütmekle, Haganah ise son ve kesin saldırıları gerçekleştirmekle görevliydiler. Bu birleşik yapı Irgun’un dokuz ay sonra 22 Temmuz 1946’da Filistin'deki İngiliz yönetiminin merkezi olan Kudüs'teki King David Oteli'ni bombalamasıyla son bulur. Bu olaydan sonra Haganah kendisini diğer iki örgütten ayrı tutmaya karar verir.
Irgun’un İngilizlere karşı giriştiği savaşın asıl nedeni 1939 yılında açıklanan Beyaz Sayfa bildirisindeki Manda ilanıydı. 1944’e kadar İngilizlare ait bir çok bina ve kuruma düzenlenen saldırılar başta olmak üzere bir çok resmi görevlinin öldürülmesiyle geçen beş yıl, İngilizlein İkinci Dünya Savaşı’nın ilk yılında Haganah’yı desteklemesine neden oldu. Daha sonra bir çok Filistinli yahudi İngiliz Ordu Birliklerine bağlı Yahudi Tugayı adı altında eğitildi ve Kuzey Afrika ve İtalya’da savaşmak üzere görevlendirilidiler. Savaştan sonra Filistin üzerindeki vesayetinden vaz geçmeyen İngiltere’ye karşı tavır alan Haganah Atlit Camp’taki demir yolu ağının bombalanması, çeşitli üslere sabotaj ve baskınlar, yasadışı yollardan Filistin'e girmiş Yahudileri ülke dışına çıkarmakta kullanılan gemileri havaya uçurmak gibi bir çok eylem örgütledi. Diğer eylemlerini ise şöyle sıralayabiliriz:
31 Aralık 1947`de yukarıda adı geçen Beledu`ş-Şeyh köyüne gerçekleştirilen ikinci saldırıda köy halkından 600 kişi öldürüldü.
5 Ocak 1948`de Batı Kudüs`te Müslüman Araplar’a ait Semiramis Oteli`ni kundaklayıp 26 kişinin yanarak ölmesine sebep oldu.
14 Şubat 1948`de Palmach’a mensup teröristler tarafından el-Celil`e bağlı Sa`sa` köyüne düzenlenen saldırıda 20 ev içindekilerle birlikte yıkılmıştır.
13 Mart 1948`de Kefer Huseyniye köyüne bir saldırı düzenleyerek köydeki evlerin çoğunu yıkıp ve 30 kişiyi öldürdüler.
31 Mart 1948`de Hayfa- Yafa trenini havaya uçurarak 40 Filistinlinin ölümüne sebep oldular.
11 Nisan 1948`de el-Kastel yakınındaki Kaloniye köyüne baskın düzenleyerek birçok kişiyi öldürdü, birçoklarını da yaraladılar.
28 Ekim 1948`de Devayime katliamı gerçekleştirildi. Bu olayda Siyonist teröristler 3000 kişiden oluşan köy ahalisini köyün camisine doldurarak kurşun yağmuruna tuttular ve çoğunu öldürdüler
Haganah daha sonra 1948’de İsrail Devletinin kurulmasından iki hafta sonra oluşturulan İsrail Savunma Kuvvetleri’ne dönüştürüldü. O günlerde ünlü olmayan üyelerindne bazıları Yitzhak Rabin, Ariel Sharon, Rehavam Zeevi, Dov Hoz, Moshe Dayan, Yigal Allon ve Dr. Ruth Westheimer’di.
Irgun ise 17'si Yahudi olmak üzere toplam 91 kişinin hayatını kaybettiği King David otelinin bombalanmasından sonra, 29 Eylül 1947 tarihinde de Filistin'in Hayfa şehrinde bir polis karakolunu bombalayarak 4 İngiliz ve 4 Arap polisle 2 Arap sivil olmak üzere, toplam 10 kişinin ölümüne yol açtı. 29 Aralık 1947’de Kudüs'teki bir kafeye el bombaları atarak 11 Arap sivilin ve 2 İngiliz polisinin ölümüne sebep oldular. 7 Ocak 1948’de otobüs durağındaki Arapların üzerine bomba atarak 17 kişiyi öldürdüler. 9 Nisan 1948’de Stern Çetesi ile birlikte bir Filistin köyü olan Deir Yasin'e akıllara durgunluk verecek bir baskın düzenleyip 254 Filistinliyi öldürdüler.
Aslına bakılırsa yukarıda anlatılanlar üzerine belki bir kitap bile yazılabilir. İrili ufaklı onlarca örgüt değişik bir sürü illegal faaliyet göstererek bu günlere gelmiş bulunuyorlar. Bu günse yaşanan bu saldırgan tavrın aslında çok değil, seksen yıl öncesine dayandığı kolaylıkla anlaşılabiliyor.
Bu yazı Yeni Harman dergisinde yayınlanmıştır.
İsrail devletinin kuruluşunda, kendine tarım arazisi açmak isteyen çiftçi misali kendine alan açan ve yıllar sonra bir dizi siyasi manevralarla ülkeye dönüşen İsrail devlet örgütü 1900’lerin başında ortaya çıkan bir çok çete sayesinde bu günlere gelebilmiş. Burada ele alınanların çoğu resmi nitelik kazanarak devletin kurucu unsurları halini almış örgütler fakat bir de yakın geçmişte yine gizli servis aracılığıyla oluşturulan ve kullanılan ve bir çok mülteci kampında soykırım yapan örgütler var. Onları incelemeyi ise başka bir zamana bırakıyoruz.
İbranice savunma anlamına gelen, gizli yer altı örgütü Haganah önceleri Bar Giora ve sonrasındaki Hashomer gibi 100 kişilik küçük savunma birlikleri halinde 1900’lerin başında doğan otorite boşluğunda Filistin’de varlık göstermeye çalışıyordu. 1920 yılında Arap ve 1921 yılındaki Jaffa ayaklanmalarında Yahudi önderleri kendi yaşam yerlerinin İngiliz hükümeti tarafından korunmayacağını düşünerek daha örgütlü davranmaya karar verdiler ve Haganah’yı kurdular. Örgüt daha sonra karşı saldırıya geçerek etki alanını genişletti ve 1920 ile 1929 arasında güçlü, merkezi bir birlik halini aldı. Haganah örgütü sadece birkaç yerde faaliyet gösteren ve çok fazla silahlanamamış birliklerden oluşuyordu. Militanları daha çok çiftçilerdi. 1929’daki Arap katliamı sonrasında Haganah’nın rolü ciddi biçimde değişti. Çok daha büyük bir organizasyon haline gelerek Yahudi yerleşimlerinin çoğunda neredeyse bütün gençliği etkileyen ve binlerce üyesi olan bir yapıya ulaştı. Yabancı silahlı güçlerin çeşitli mühimmatlarını ele geçirip silah kapasitesini arttırdı ve yeni, eğitilmiş insanlardan oluşan bir yer altı örgütü inşa etti.
1936’ya gelindiğinde 10 000’i savaşmaya hazır 40 000 kişilik bir silahlı güç haline gelmişti. 1936-1939 Arap isyanı sırasında İngiliz çıkarlarını koruma görevini üstlendi. On üç bölgesel gruptan oluşan ve 1 500 savaşçısı bulunan FOSH (Plugot Sadeh = Arazi Birlikleri) ve daha sonra HISH (Heil Sadeh = Arazi Kuvvetleri) birlikleriyle Arap isyanlarını bastırdı. Hiç bir zaman İngiliz yetkililerince resmi olarak varlığı kabul edilmeyen örgüt, zaman içerisinde Albay Orde Wingate tarafından oluşturulan ve eğitimi üstlenilen Yahudi Toplum Polisi, Yedek Yahudi Birlikleri, Özel Gece Mangası adlarıyla tanındı ve İngiliz birliklerine entegre oldu. Örgütün temel anlayışı en iyi savunma saldırıdır şeklindeydi ve 1931’e gelindiğinde örgütün en militan unsurları Irgun Tsva'i-Leumi’i (Ulusal Ordu Birliği) kurdu. 1940 yılında Irgun İkinci Dünya Savaşı’nda İngiliz güçlerine saldırıp saldırmama konusunda fikir birliği sağlayamayınca içinden Lehi’yi (Lochamei Herut Yisrael = İsrail Özgürlük savaşçıları yada daha yaygın bilinen adıyla; liderleri Avraham Stern’den hareketle Stern Çetesi) doğurdu. Stern'in en büyük amacı, “Fırat ve Nil arasında bir İbrani Krallığı” kurmaktı. Amacının büyüklüğüne oranla Lehi’nin gücü çok sınırlıydı. Üye sayısı birkaç yüz savaşçıyı geçmiyordu ve silah stoku da çok kısıtlıydı. Hedeflerle gerçek güç arasındaki fark Stern'in savaş metodunu sert ve aşırı eylemler olarak belirlemesine neden oldu. Örgüt Filistin'deki havaalanlarına, demiryollarına ve öteki stratejik tesislere saldırılar düzenledi. Filistin dışında da terör eylemleri düzenleyen örgütün iki üyesi, 6 Kasım 1944'te Kahire'de İngiliz hükümetinin Orta Doğu temsilcisi Lord Moyne'u öldürdü. Kasım 1945'te İsrail Savunma Birlikleri kurulunca Stern Çetesi de, Haganah ve İrgun gibi bu harekete katıldı. Örgüt bu hareketin içindeyken çeşitli operasyonlar gerçekleştirdi. Bunların en önemlisi Haziran 1946'da gerçekleştirilen ve 11 örgüt üyesinin de öldüğü Hayfa demiryolu şantiyesinin bombalanması eylemiydi.
1939 yılında İngiliz hükümeti Filistine olan Yahudi göçüne büyük sınırlamalar getirince, daha önce İngiliz birliklerince silah ve eğitim açısından desteklenen, Lübnan ve Filistin’lileri Nazi şiddetinden korumakla görevli ve Haganah’ya bağlı Palmach adlı birim 100 000 den fazla Yahudi’nin gizli yollardan Filistin’e getirilmesini sağladı. Bu süreçte de, İngilizlerin göç kısıtlamalarına karşı bir çok protesto gösterisi örgütledi.
1944’te İngilterenin ortadoğu bakanı Lord Moyne’nun Lehi militanları tarafından suikastle öldürülmesindne sonra Haganah, Irgun ve mensuplarının kaçıırlıp sorgulanmaları ve benzeri işler için İngilizlerle birlikte çalıştı. Yahudi halkını korumak için Haganah’ya katılan bir çok Yahudi genci bu gelişmeler karşısında çok büyük hayal kırıklığı yaşadılar. Irgun ise tabanına bir iç savaşa sebebiyet vermemek için kendisine yapılanları karşılıklsız bırakma çağrısında bulundu. Fakat bazı Irgun üyeleri bu çağrıya kulak asmadılar ve intikam için çalışmaya başladılar. Haganah’nın Irgun ve Lehi’ye karşı başlattığı ve Av Mevsimi olarak bilinen bu süreç üç örgütün de İsrail Savunma Birlikleri adı altında toplanmasıyla sona erdi.
Bu yeni yapılanmada üç örgütün farklı görevleri vardı: Lehi bireysel terörist saldırıları düzenlemekle, Irgun noktasal askeri operasyonları yürütmekle, Haganah ise son ve kesin saldırıları gerçekleştirmekle görevliydiler. Bu birleşik yapı Irgun’un dokuz ay sonra 22 Temmuz 1946’da Filistin'deki İngiliz yönetiminin merkezi olan Kudüs'teki King David Oteli'ni bombalamasıyla son bulur. Bu olaydan sonra Haganah kendisini diğer iki örgütten ayrı tutmaya karar verir.
Irgun’un İngilizlere karşı giriştiği savaşın asıl nedeni 1939 yılında açıklanan Beyaz Sayfa bildirisindeki Manda ilanıydı. 1944’e kadar İngilizlare ait bir çok bina ve kuruma düzenlenen saldırılar başta olmak üzere bir çok resmi görevlinin öldürülmesiyle geçen beş yıl, İngilizlein İkinci Dünya Savaşı’nın ilk yılında Haganah’yı desteklemesine neden oldu. Daha sonra bir çok Filistinli yahudi İngiliz Ordu Birliklerine bağlı Yahudi Tugayı adı altında eğitildi ve Kuzey Afrika ve İtalya’da savaşmak üzere görevlendirilidiler. Savaştan sonra Filistin üzerindeki vesayetinden vaz geçmeyen İngiltere’ye karşı tavır alan Haganah Atlit Camp’taki demir yolu ağının bombalanması, çeşitli üslere sabotaj ve baskınlar, yasadışı yollardan Filistin'e girmiş Yahudileri ülke dışına çıkarmakta kullanılan gemileri havaya uçurmak gibi bir çok eylem örgütledi. Diğer eylemlerini ise şöyle sıralayabiliriz:
31 Aralık 1947`de yukarıda adı geçen Beledu`ş-Şeyh köyüne gerçekleştirilen ikinci saldırıda köy halkından 600 kişi öldürüldü.
5 Ocak 1948`de Batı Kudüs`te Müslüman Araplar’a ait Semiramis Oteli`ni kundaklayıp 26 kişinin yanarak ölmesine sebep oldu.
14 Şubat 1948`de Palmach’a mensup teröristler tarafından el-Celil`e bağlı Sa`sa` köyüne düzenlenen saldırıda 20 ev içindekilerle birlikte yıkılmıştır.
13 Mart 1948`de Kefer Huseyniye köyüne bir saldırı düzenleyerek köydeki evlerin çoğunu yıkıp ve 30 kişiyi öldürdüler.
31 Mart 1948`de Hayfa- Yafa trenini havaya uçurarak 40 Filistinlinin ölümüne sebep oldular.
11 Nisan 1948`de el-Kastel yakınındaki Kaloniye köyüne baskın düzenleyerek birçok kişiyi öldürdü, birçoklarını da yaraladılar.
28 Ekim 1948`de Devayime katliamı gerçekleştirildi. Bu olayda Siyonist teröristler 3000 kişiden oluşan köy ahalisini köyün camisine doldurarak kurşun yağmuruna tuttular ve çoğunu öldürdüler
Haganah daha sonra 1948’de İsrail Devletinin kurulmasından iki hafta sonra oluşturulan İsrail Savunma Kuvvetleri’ne dönüştürüldü. O günlerde ünlü olmayan üyelerindne bazıları Yitzhak Rabin, Ariel Sharon, Rehavam Zeevi, Dov Hoz, Moshe Dayan, Yigal Allon ve Dr. Ruth Westheimer’di.
Irgun ise 17'si Yahudi olmak üzere toplam 91 kişinin hayatını kaybettiği King David otelinin bombalanmasından sonra, 29 Eylül 1947 tarihinde de Filistin'in Hayfa şehrinde bir polis karakolunu bombalayarak 4 İngiliz ve 4 Arap polisle 2 Arap sivil olmak üzere, toplam 10 kişinin ölümüne yol açtı. 29 Aralık 1947’de Kudüs'teki bir kafeye el bombaları atarak 11 Arap sivilin ve 2 İngiliz polisinin ölümüne sebep oldular. 7 Ocak 1948’de otobüs durağındaki Arapların üzerine bomba atarak 17 kişiyi öldürdüler. 9 Nisan 1948’de Stern Çetesi ile birlikte bir Filistin köyü olan Deir Yasin'e akıllara durgunluk verecek bir baskın düzenleyip 254 Filistinliyi öldürdüler.
Aslına bakılırsa yukarıda anlatılanlar üzerine belki bir kitap bile yazılabilir. İrili ufaklı onlarca örgüt değişik bir sürü illegal faaliyet göstererek bu günlere gelmiş bulunuyorlar. Bu günse yaşanan bu saldırgan tavrın aslında çok değil, seksen yıl öncesine dayandığı kolaylıkla anlaşılabiliyor.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)