23 Haziran 2009 Salı

UTANÇ DUVARLARI

Özgür ATAK

Bu yazı Yeni Harman dergisinde yayınlanmıştır.

İnsanların bir nedenle birbirlerinden ayırıldıkları duvarlardan bahsedildiğinde ilk akla gelen tarihsel dev örnek kuşkusuz Çin Seddi oluyor. Ya da politik bir ikon haline gelen ve Sovyet döneminin “insanlık ayıbı” olarak simgeleşen Berlin Duvarı. Çin Seddi'nin, hem çok çok eski zamanlarda kalmış olması nedeniyle hem de görüntüsü ve belki de özellikleri nedeniyle, bırakın utanç duvarı olarak adlandırılmasını hakkında olumsuz herhangi bir şey bile yazılmaz, çizilmez. Fakat soğuk Savaş yıllarında hem siyasi, hem ekonomik hem de kültürel bir çok ayrımı simgeler hale gelen Berlin Duvarı ise çoğu zaman hatırlanmak bile istenmez. Ve nitekim “işlevinin” bittiği düşünülen bir gün bayram havasında ve eski “kötü” günlerin sebep olduğu göz yaşları eşliğinde yıkıldı. O gün bir milat olarak kabul edildi. Kapitalizm ve dolayısıyla Batı kazanmıştı. İnsnalık ayıbı bu çirkin duvar da Sovyetlerle birlikte tarihin derinliklerine gömülecek ve dünya artık çok daha huzurlu, barış dolu ve mutlu olacaktı. Özgürlük belki de Berlin'den başlayıp tüm dünyaya yayılacaktı. Tabi bu masallar o yıllarda çok seviliyordu ve herkes tarafından defalarca dinlenip anlatılıyordu. Berlin Duvarı'nın yıkılışından sonra masallarda anlatılanların ne kadarının gerçekleştiğini artık tartışmaya bile gerek yok. O gün bir ideolojinin geçmişi değil belki de tüm dünyanın geleceğiydi yıkılan.

Yine o günlerde insanları birbirlerinden duvarlarla ayırmanın ne kadar büyük bir ayıp, bunun ne kadar acı veren bir insanlık dramı olduğunu anlatanlar bu gün, yapılan yeni duvarlar için ne söylüyorlar acaba? Batı Şeria'daki Siyonizm Seddi'nin inşası sırasında Filistin'lilerin neler çektiğini, kaç tane zeytin ağacının kesildiğini, duvarın, bütün saçmalığına rağmen, iddia edildiği gibi sınır oluşturmadığını doğrudan doğruya varlığıyla toprak işgali anlamına geldiğini ve benzeri ayrıntıları yeniden anlatmaya gerek var mı bilmiyorum. Olmadığını varsayarak “daha bu ne ki” demek geliyor içimden. Ve hemen ABD'nin Meksika sınırındaki kaçak ve denetimsiz geçişleri engellemek için inşa ettiği kilometrelerce uzunluktaki duvar, o duvarın yine aynı ABD'li karar alıcılar tarafından Irak'ta dikilen kardeşi geliyor aklıma.

Duvara çarpan insanlık

Adı geçen duvarlar, ya bir biçimde düzeni sağlamak, ya silahlı eylemleri/saldırıları engellemek ya da denetimli bölgeleri arttırmak için yapıldıkları söylenen duvarlar. Yapılış amaçlarına ne kadar hizmet ettikleri sayısal olarak değerlendirilebilir. Fakat sayılara boğulmanın çok da anlamlı olmadığını düşünürek bu türden bir koruma anlayışının aslında ne kadar çarpık olduğuna bakmak daha doğru olur sanki. Duvarın dışında bırakılmak istenenler gerçekten duvarın dışında kalıyor mu? Duvarın dışında bırakılarak tehdit ve tehlike giderilmiş oluyor mu? Bu tehlikelerin kimler tarafından ve neden var edildiklerine bakılmaksızın “masum” diye sınıflandırılabilecek insanların da duvarın dışında bırakılmaları korkulan tehlikelerin boyutlarını daha da arttırmaz mı? Bu tehlike kendine karşı geliştirilen savunma yöntemi nedeniyle biçim değiştirerek duvarı aşması gereken bir tehlike olmaktan çıkıp bir gece ansızın gelen başka bir tehlikeye dönüşmez mi? Öte yandan bir süre sonra duvarın hangi tarafı iç hangi tarafı dış karışacak, kimin daha özgür ve güvenli olduğunun bir önemi kalmayacak. Halının altına itilen tozlar nedeniyle ortalık bir süre için temiz gibi görünecek ama bir süre sonra altta biriken tozlar yüzünden halı yerden yükselecek ve üzerinde atılan her adım ortalığıa toz püskürtecek. Ne yapılan temizliğin bir anlamı kalacak ne de halının...

İşin estetetik boyutuna değinmeye ise hiç gerek yok. Hangi amaçla ve ne şekilde bir duvar yapılırsa yapılsın, gelecekte Çin Seddi gibi anılmayacaklar sonuçta. Ülkeleri, halkları tecrit eden bu “abideleri” dikmek öyle moda oldu ki artık hükümetler de belediyeler de bu modaya ayak uydurmaya başladılar. Arjantin'de Buenos Aires'te ve Brezilya'da Rio De Jenerio'da gece kondu mahallelerinin olduğu yerler şehrin geri kalanıyla duvarlar sayesinde ayrı tutulacaklarmış. Buenos Aires'tekinin uygulamaya geçirilmesi halen tartışılırken Rio'dakinin yapımına başlanmış bile. Bayındırlık Dairesi sekreteri Tania Lazzoli'nin Reuters'e yaptığı açıklamada 19 semti/mahalleyi kapsaması planlanan ve 11 kilometre uzunluğunda olacak bu duvarın maliyetinin tam 17.6 milyon dolar olacağını söylüyor. Proje kapsamında en az beş yüz elli evin yıkılması planlanıyor. Yine Bayındırlık Dairesi'nin Başkanı Icaro Moreno duvarın tamamen çevresel bir koruma projesinin parçası olduğunu söylüyor. Ormanlık alanlara yayılan gece konduların çevreye verdikleri zararın, ağaç kesimlerinin vb önlenmesi amacıyla böyle bir girişimde bulunduklarını dile getiriyor. 15.4 milyon dolarlık toplu konut yatırımını da planladıklarını ekleyen Moreno'nun duvarı sivil toplum kuruluşları ve muhalifler tarafından Eco-Barrier olarak adlandırılıyor. Çünkü bu duvarla devasa bir açık cezaevine hapsedilecek olan Rio'lular tam bir sınıfsal, ekonomik tecrit yaşayacaklar. İşin garibi duvarın inşasına ayrılan bütçenin toplu konut inşasına ayrılandan 2.2 milyon dolar daha fazla olması. Bırakın fazlalığı, bu kadar büyük bir kaynak duvar yapmak yerine diğer kamu yatırımlarına harcansa nasıl olurdu acaba diye biz ta Türkiye'den merak ediyoruz.

Ülkemizde de Mersin bu uygulamaya ilk ev sahipliği yapan il olarak tarihe geçeceğe benziyor. Kürtlerin yoğun yaşadığı Çay, Çilek ve Özgürlük mahalleleri arasına duvar örmeyi öngören imar planı oldukça kısa bir sürede onaylandı. Mersin limanının özelleştirilmesinden sonra ortaya konan projeyle TCDD'ye ait hattın genişletilmesi planlanıyor. Böylelikle şu an yaklaşık 10 metre genişliğinde olan hattın 150 metreye çıkarılması hedefleniyor. Hattın genişletilerek sahaya çevrilmesi durumunda sağ ve sol tarafında bulunan yüzlerce ev yıkılacak. Bunun yanında sahanın bittiği kısma yüksek duvarlar örülerek, Çilek ve Özgürlük mahalleleri ikiye bölünmüş olacak.

Kapatamazsan kapanırsın

Ayrıca bu korunma yöntemi bir bölgeyi herhangi bir hat boyunca ikiye ayırmanın dışında, tarihte özellikle Avrupa'da sayısız örneği olan site devletlerinin inşasına da yataklık eden bir anlayış. Ya korktuğun bir gücü, yaratığı vb bir yere hapsedersin ya da onunla başa çıkamıyorsan kendini bir yere kapatırsın. Tarihte, koskoca şehirler etrafları kalın duvarlarla çevrilerek o büyük ve çirkin düşmandan korunmaya çalışılmış. Bu gün ise bireyler ama ille de başkalarının emeğiyle zengin olan bireyler kendi korunaklı yaşam alanlarını yarattılar. Yüksek, tel örgülerle desteklenmiş, kameralarla izlenen duvarlarla yaratılan adacıklar zemini sağlam, manzarası güzel, havası henüz kirlenmemiş gece kondu mahallelerinin göbeğine konduruluyor. Kendi güvenlik güçleriyle korunan bu site devletçiklerinin bir çoğunda okullar, eczaneler, alışveriş merkezleri, sağlık kurumları, sinemalar vb bulunuyor. Kimisine muhtariyet bile veriliyor. Öyle ya kendini önünden geçen sokaktan bu kadar yalıtmış ağaların kendi site yöneticileri dururken muhtar Mehmet Efendi'den ne gibi bir beklentileri olabilir?

Peki bu yalıtılmışlık nereye kadar gidecek? Aslına bakılırda bir yalıtımdan bahsetmek bile sosyal, sınıfsal, ekonomik çelişkilerin sınıra dayanmak üzere olduğunun göstergesidir. Böyle giderse değil dikenli tellerle yükseltilmiş kalın duvarlar, o duvarların önüne hendek kazmak bile bahsedilen orta üst sınıfın eksik güvenliğini tamamlamaya yetmeyecek. Hendeklere timsahlar konmadan kardeşliğin nasıl örüleceğini oturup düşünmenin vakti geldi de geçiyor bile. Silkinip kendimize gelmenin zamanıdır.

1 yorum: