11 Kasım 2009 Çarşamba

AYDIN VE SANATÇILAR HİÇ İSYAN EDER Mİ?

Bu yazı sanat Cephesi dergisinde yayınlanmıştır.

Yıllardır süren kirli bir savaş resmi makamlarca barış yoluyla sonlandırılacak diye bir umut “hayalet” misali ülkemizde dolaşıyor. Bilen, bilmeyen bir sürü insan da o hayaletin peşinden koşuyor… Her ne şekilde olursa olsun ilk elden savaşın bitmesi/ bitirilmesi kuşkusuz en çok arzulanan şey fakat insanın insanlığıyla kalması bir sorun olarak karnımızın orta yerinde duruyor ve bizi her gece uykulardan uyandıran ağrılar doğuruyor.

Hükümetlerin bu ağrıyı dindirmek için aldığı her ilaç başka yan etkileri doğurdu. Bugün ise köklü bir ameliyat gündemde. Bu güne kadar aydın, sanatçı ve gazetecilerden kaçı bu konuya, Kürt kardeşlerimizin yaşadığı coğrafyadaki olaylara dair elini taşın altına koydu? Bilen varsa söylesin. Ama hafızalarımızı ne kadar zorlarsak zorlayalım sayının sadece, taşın altına konan elin parmakları kadar olduğunu görebiliyoruz. O parmaklardan ya da ellerden çoğu ya bir daha iflah olmayacak biçimde ezildi, ya da uzun mikro cerrahi operasyonları ve fizik tedavi yöntemleriyle anca kendilerine gelebildiler. Sonuç? Kırık, ezik parmaklı ellerin tuttuğu koca bir sıfır. Hem de her yerinden kan fışkıran bir sıfır.

Yıllarca; ekonomiye, siyasete, uluslar arası ilişkilere, spora, sanata, sepete dair sayfalarca yazı yazan, televizyon televizyon gezen, bulduğu her köşede önce ahkam kesen sonra o köşeyi ustalıkla dönen onlarca isim taşıdıkları/ toplumun onlara yakıştırdıkları “sanatçı”, “aydın” kimlikleriyle mutlu mesut yaşadılar. Sanki bu ülke her türden entelektüel faaliyetin bir güzel icra edilebildiği, konuşulan konuların ulvi meselelerden çok dar çevrelerin yüksek bilgi ve becerileriyle hallolan keyifli tartışmaların mezesi olduğu bir ülke. Her yerde yem yeşil ağaçlarımız, günde 135 litre süt veren ineklerimiz, Babil’i kıskandıracak bağlarımız, bahçelerimiz var da… Taşıdıkları kimlikten korkar halde dolaşıp etliye sütlüye; konu anca inekler olduğunda bulaşan iyi eğitimli aydınlarımız, sanatçılarımız “yaşamaya ve üretmeye devam ediyor hala!”

Tangalı sanatçılarımız

Bir diğer ekip de icraatlarını giydikleri tangalarla sergileyen ekip. Bu ekip, otla böcekle kanser tedavisi yaptığını iddia eden yalancı hekimler gibi; kucaktan kucağa gezerlerken akıllarına gelen Türkçe benzeri bir dille yazılmış şarkılarını, anaokulu piyeslerinden bile geri, film ve dizilerini sanat; kendilerini de sanatçı diye yutturan bir ekip. Aslında en tehlikelileri de bunlar. Yukarıda bahsedilenler hiç değilse az biraz sanat yapıyorlar, sepetin kulpundan tutuyorlar. Bu yalancı şifacılar ise her türlü vücut sıvısının karışımıyla yapılan bir bulamacı başlarından aşağı boca edip insan içine çıkıyorlar… Gerçi çok da haksızlık etmemek gerek; televizyonlarda gösterilen gece kulübü eğlencesindeki bu tangalı sanatçılar, bir birlerini dürterken, tango taklidi tongaya basmama telaşında dondurulduklarında, ortaya çıkan her bir kare adeta birer Picasso şaheseri… İşte sanat...

Lafı uzatmayalım. Başından beri isim vermeden işaret etme gayretiyle evirilip çevrilen laf bağlansın artık. Şehir efsanesine dönüşen Kürt Açılımı da işte yine etliye sütlüye bulaşmayan aydınlarımızı ve tangalı sanatçılarımızı tahrik etti. İsterik bir şekilde ortaya saçıldılar ve her biri boylarından büyük laflar ettiler. Ama ikisi var ki, yıllar sonra tarihi değiştiren konuşmalar listesinde yerlerini alacaklarına hiç şüpheniz olmasın.

Toplumsal meselelerle bağı karda yetişen çiçekleri koruma ve yaşatma faaliyetiyle sınırlanmış Sezen Aksu en birinci sanatçı olu verdi. Üstelik iyi aile kızı Minik Serçe annesine babasına danışmadan da tek bir laf etmiyor: "Annemle, babamla konuştum. Son açılımınızı hep birlikte, canı gönülden destekliyoruz. Sürecin güzel bir şekilde tamamlanması için elimden geleni yapmaya hazırım. Annem ve babam, bu sürecin karşısında duranları iki cihanda lekeli kabul ediyorlar, ben de öyle görüyorum. Türkiye'nin her köşesinde ayrı bir güzellik var. Türkiye'nin her karesi aynıdır, bizim ayrımız gayrımız yok, olamaz da.”
Herhalde bir bildiği var. CHP lideri Deniz Baykal’ı bile çileden çıkaran belirsizlik Sezen Aksu için söz konu değil ki, böyle bir çıkışla süreci destekliyor.

İkinci Körfez Savaşı öncesinde de gayet insani gerekçelerle ve refleksle magazin camiası da “Savaşa hayır!” demişti. Demişti de; iş, ta oralara asker göndermemize gelince yine birkaç Donkişot’tan başkası ses çıkarmamıştı. Hele bu tangalılar bir gün önce attıkları slogandan pişman olmuşlardı. “Biz bilmeyiz, karışmayız.” a gelmişti sıra. Bulutsuzluk Özlemi, Bağdat Kafe isimli şarkısının video klipinde ekranın köşesine “Savaşa Hayır!” yazmıştı. Televizyon kanalları ya o yazıyı kapatarak yayınladılar ya da hiç yayınlamadılar bu klipi. Bu ülke böyle bir ülke. Yıllardır güney doğuda insanlarımızın neden ve ne şekilde öldüğüyle ilgilenmeyenler, bu gün kendilerine verilen görevi yerine getirip fırsattan istifade etmeye çalışıyorlar. Pazara çıkıyorlar.
Bir de son üç yılını aşk acısıyla ne yapacağını bilmez halde geçiren Avşar Kızı’na kulak verelim: “Demokratik açılım meselesinden ben çok korkuyorum. Korkuyorum, çünkü bu öyle bir mesele ki, artık dönüşü yok. Bu işe başladıysanız bitirmek zorundasınız.Aksi halde bu yeni doğmuş bebeğin ağzına memeyi verip en güzel anında çekmeye benzer ki bu çok tehlikeli. Çünkü o zaman ne olur o bebek? Kıyameti koparır, olay çıkarır. Ne zaman ki sen yine o memeyi ağzına verirsin ya da başka bir meme; ancak o zaman susar, başka türlü kurtulamazsın artık.

Türkler bu ülkenin bölünmemesini istiyor. Buna da sonsuz hakları var ama yöntem hataları yaptıklarını kabul etmeliler. Ben de sonuna kadar Türküm; ama bu Kürtleri yok saymak, onlara etnik baskı yapmak anlamına gelmemeli. Yıllardan beri Anayasa’yı değiştiriyorlar, bir kez de barış için değiştirsinler.”

Gerçek sıfatı ve vasfı düşünülecek olursa Hülya Avşar’ın bu sözleri; konuya dair karnından konuşan, ne dediği belli olmayan birçok akademisyenin ve tabiî ki en birinci Sezen Aksu’nun sözlerinden çok daha ileri sözler. Öyle ki hakkında soruşturma başlatılan tek medya elemanı kendisidir. Hatta Guardianturk.com sitesinde hislerimize tercüman olmuş: “Açılımın ne olduğunu bilmiyorlar, kimse bilmiyor. Sezen Aksu bununla ilgili yorum yapmış ama kendisi de içeriğini bilmiyor. Sezen’in böyle bir yükü üzerine almaması gerekirdi. Neden yorum yapıyor? Ne biliyor ki konuşuyor? Kürt açılımı konusunda Sezen Aksu en son yorum yapan arkadaşımız olmalıdır…”
“Ağzını öpeyim” diyeceğim, buraya yakışmayacak. O yüzden “Helal olsun” la yetiniyorum.

Israr, kararlılık, inat ???

Hükümet birçok icraatında son derece ısrarlı, kararlı ve inatçıydı. Fakat hiç biri bu denli hassas mevzular değildi. Hatta tartışmanın karşı tarafındakileri, itirazlarındaki beceriksizlikleri öne çıkararak alt etti ve kendini kolayca sıyırdı. “Hizmete Devam” dedi… Tartışmanın büyüdüğü, toplumsal gerilimin arttığı konularda da geri adım attı. Fakat bu meseledeki ısrar, kararlılık, inat sanki konunun aslında AKP’lilerce kontrol edilmediğini düşündürüyor. Acaba ortalık yere serilip, “ne yaparsanız yapın sizi severiz, siz de bizi sevin” diye dövünen aydın ve sanatçılar açılımın, Alevi ve Ermeni açılımlarına denk gelmesini nasıl yorumluyorlar? Nabucco enerji hattının, Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattının, Irak petrollerinin transfer sürecinin başlamasının Kürt Açılımıyla bir ilişkisi olup olmadığını düşünüyorlar mı? İki dakika tangalarını çıkarıp daha rahat bir şeyler giyseler de Kürt kardeşlerimizin açılımla birlikte neler kazanıp neler kaybedeceklerini düşünseler biraz. Daha güzel olmaz mı?

1 Ekim 2009 Perşembe

İKTİDARIN MEDYA TUTKUSU

Özgür ATAK

Bu yazı Yeni Harman dergisinde yayınlanmıştır.

Hak ve adaletin kaybolduğu zamanlarda, hukuk adına yada hukuka dayanarak yapılan işlere bakıldığında, yaşanan olayların “hukukun gücüyle” mi yoksa “gücün hukukuyla” mı ilgili olduğu sorusu gelir akla.

Öyle ki dünyanın bir çok yerinde, tarihte birçok hükümet yasalarla tanımlanan türde bir hükümet olmadığını göstermiştir. Değiştirilmesi durumunda sadece hukuka değil toplumsal meşruiyete de aykırı olabilecek bir çok yasayı istediği gibi değiştirerek bunu pekiştirmiştir. Hatta gerçekleştirmeyi düşündüğü bir takım icraatların yasada yeri yoksa, “gerekirse yasasını çıkarırız” deme rahatlığında bulunarak, kendince gerekli düzenlemeleri yapmaktan geri durmamıştır. Buradan rahatlıkla görülüyor ki; bir kavram ne kadar zararlı olursa olsun, ahlaka uygunluğu, toplumsal yararı, yurtseverliği ne kadar tartışmalı olursa olsun, yasalarla kayıt altına alınmışsa; uygulanabilir ve meşrudur anlayışına sahip hükümetler, seçmenlerin çoğunluk oyunu alarak sahiplendiği iktidarı, çoğunluk diktasına dönüştürmeye can atarlar.

Demokrasi, temel hak ve özgürlüklere dayalı bir rejim olarak değil, faşizmi davet eden biçimde sadece "çoğunluğun yönetimi" olarak algılanırdı. Yalnızca oy mekanizmasının işlemesi, sürecin demokratik sayılması için yeterli görülürdü. Mesela Naziler bunu kendi amaçları için çok güzel kullanmışlardır.

Mevcut seçim sistemine göre (üstelik de kimi zaman bu sistemi eğip bükerek ve onun boşluklarından yararlanarak) bir kez iktidara geldikten sonra, demokrasinin temel niteliklerini zedeleyerek, güçlerini ve yetkilerini arttırırlar.

İkinci Dünya Savaşı öncesi, Almanya'da Hitler o korkunç ve kanlı faşizmini, altı milyon Yahudi’yi, binlerce komünisti gaz odalarında öldürüp, fırınlarda yakarak yok etme eylemini seçimle başa geldiği iktidar erkini kötüye kullanarak gerçekleştirmiş, sonunda dünyayı da kana bulamış ve ancak savaşla bu kanlı eylemleri durdurulabilmişti.

Bu emin adımlarla yapılan yürüyüşte gayri resmi araçlar da kullanılır. Medya, her açıdan bu araçların en önemlisidir. Medya bu önemi nedeniyle, büyük sermayedarlar tarafından işletilen bir araçken sermayedarların yakın durmayı tercih ettikleri siyasi yapının da bir anda sözcüsü, seslenme aracı haline gelirler. Üstelik en can sıkıcı yanı da bütün bu “sahibinin sesi” rolünü tarafsızlık iddiasıyla yaparlar. Giderek, iktidarın gücüyle de orantılı olarak, birer propaganda aygıtlarına dönüşen medya organları hükümetin siyasi ve ekonomik emelleri doğrultusunda onu sürekli destekleyici ve bir tek görüş doğrultusunda halkı sürekli yönlendirici görevini üstlenirler.
İkinci dünya savaşının hemen arifesinde Almanya’da iktidara gelen Nazi Partisi uygulamaya koyduğu yasayla politik icraatlarına son sürat devam ederken sahip olduğu, topluma seslenme araçlarının dışında daha genel propaganda mekanizmalarına ihtiyaç duydu. Bu süreçte Alman medyasının tamamına yakını son derece kısa bir sürede, tiraj dikkate alınarak %96 sı (Larousse/ İkinci Dünya Savaşı Ansiklopedisi), hükümetin dümen suyuna giriverdi.

Nazi Partisinin ikinci ismi olan ve aynı zamanda propaganda ve halkla ilişkiler bakanı Joseph Goebbels önceleri medyayı hükümetin ifadelerine ve Almanya ile ilgili olumlu haberlere yer vermesi konusunda “ikna” etti. Daha sonra tam bir propaganda mekanizması kurdu.

Nazi propaganda modeli her şeyden önce biçime dayanırdı (Size de tanıdık geliyor mu?). Bu modelde “propaganda yapmak, her yerde hayatın her alanında iktidarın emellerinden bahsetmektir. Kamuoyunun oluşumunu denetlemek devletin birinci görevidir (Hala tanıdık gelmiyor mu?). Propagandanın işlevi yoldan döndürmek değildir. Onun görevi daha çok takipçiler toplamak ve onları hizaya sokmaktır. Görev son derece açıktır; düşünceleri basite indirgeyip, ilkel kalıplara dökerek, siyasal ve ekonomik yaşamın karmaşık sürecini en yalın terimlerle sunmak. Bunları sokağa taşıyarak ve sıradan insanların kafasına sokarak bireyin çevresini değiştirmek ve bu amaçla insanın faaliyet gösterdiği her alana girmek (Hala mı???)

Faşist devletin doğası, propagandanın tekelleşmesine olanak sağlamaktadır. Faşist rejimlerde basın, radyo, sinema, tiyatro, edebiyat, kitle örgütleri, toplantı ve gösteriler hep faşist devletin tekelindedir. 21. yy’da bunu tersten de okumak mümkündür. Kitle iletişim araçlarının tekelde toplandığı ülkelerde (farkında olmadan) faşist bir iktidar söz konusudur. Sürekli baskı sayesinde kitleler bağnazlaştırılır. Bu durum gerek saf ve ham şiddetle gerekse de fikri şiddetle ustaca birleştirildiğinde devleti yönetenler birer ilah halini alırlar. (Artık, Osmanlı Padişahı mı dersiniz, Führer mi dersiniz?)

Öyle ki yönetenler tarafından azarlanmak, hatta bir devlet başkanından çok sokak serserilerinin ağzından duyulacak sözlerle itham edilmek bile yönetilenlere “onur” verecek hale gelinir. (Kasımpaşalıyım, eli maşalıyım)

Nazi Partisi siyasi arenada ciddi bir ağırlık merkezi olmaya başladığında medyanın tekelde toplanması durumunu Goebbels şu şekilde anlatmaktadır: “Radyo ve basın artık bizim emrimizdedir. Paramız da var… (Çok mu tanıdık yoksa bana mı öyle geliyor?).

Hitler “Kavgam” kitabında “kullanmasını bilenlerin elinde radyonun korkunç bir silah olacağını belirtiyordu. 1933’te seçimler Nazilerin başarısıyla sonuçlanınca Goebbels radyolarda büyük bir tasfiye hareketine girişti, kendilerine karşı olanlar işten çıkartıldı, bazıları da toplama kamplarına gönderildi. Programlar yeniden düzenlendi, hükümetin çalışmalarını yansıtan yayınlara öncelik verildi, askeri marşların yanı sıra “saf kan” Alman bestecilerin yapıtları ağırlık kazandı. Alman ırkının üstünlüğünü belirten konuşmaların yayınına başlandı.

Savaş öncesi Almanya’nın haber alma-verme ilişkisi, tüm medya organlarında görülen alkışçı (siz bunu başka türlü de okuyabilirsiniz) tavırdan nasibini almıştı. Öyle ki sadece rejime yararlı olan, toplum önünde belli siyasi bir kazanç getiren iç ve dış olayların haberleri veriliyordu. Her şeye rağmen olumsuz bir durum açıklanacaksa bu kez olaylar ters yönden ve büsbütün değiştirilmiş olarak sunuluyordu. (???)
İşe yaramayan “olumsuz” olaylar sistemin iç yüzünü açıklamayabilir ve itibardan düşürebilirdi. Örneğin bütün uluslararası basın Almanya’daki toplama kamplarının varlığını Gestapo’nun baskı ve işkence yaptığını yıllarca yazmasına karşın Alman basını ve radyosu bu sorun hakkında susmuştu.

Faşist devlet koşullarında propaganda haberin önünde gidiyordu. Yani bir olayla ilgili haber, kesin siyasi değerlendirmesinin yapılmasından önce veriliyordu. (Mesala Yahudi Açılımı.) Aslında bu tavırla propaganda kendi halkının olaylara kendi gözlüğüyle bakmasını amaçlıyordu. İdaresi altındaki herhangi birinin olayları devletin görüşünden farklı şekilde kavramasına, yorumlamasına kesinlikle izin vermiyordu. (Artık tanıdık geliyordur???) Bütün bu alkışçılıktan sonra neler olduğu ortada. Nazi Almanyası ve o dönem yaşananlar tarihteki en çarpıcı ve en marjinal örnek. Fakat benzer süreçler yazının başında da değindiğim gibi dünyanın bir çok yerinde, bir çok kez tekrarlandı. ABD’de adeta cadı kazanına dönüştürülen “komünist avcılığı”, Vietnam rezaleti, Fransa’da Cezayir duyarsızlığı vb…

Sonuç olarak denilebilir ki; alkışçılığı; tarihe, topluma bakmadan sürdüren, bir süre sonra alkış sesleri nedeniyle konuşulanların duyulmasını engelleyen medya kuruluşları rüzgar nereden eserse oraya eğilen otlar gibidirler. Fakat kaybedilen onca değere, zamana rağmen nasıl; bu şekilde davranmadığı için bazı otlar yakılıp, sökülmüşlerse her yöne eğilen otlar da bir gün hiç beklenmedik bir yönden hem de çok sert esen rüzgarlarla köklerinden sökülmüştü. Bizden hatırlatması...

AYDIN VE SANATÇILAR HİÇ DÜŞÜNÜR MÜ?

Özgür ATAK

Yıllardır süren kirli bir savaş resmi makamlarca barış yoluyla sonlandırılacak diye bir umut “hayalet” misali ülkemizde dolaşıyor. Bilen, bilmeyen bir sürü insan da o hayaletin peşinden koşuyor… Her ne şekilde olursa olsun ilk elden savaşın bitmesi/ bitirilmesi kuşkusuz en çok arzulanan şey fakat insanın insanlığıyla kalması bir sorun olarak karnımızın orta yerinde duruyor ve bizi her gece uykulardan uyandıran ağrılar doğuruyor.

Hükümetlerin bu ağrıyı dindirmek için aldığı her ilaç başka yan etkileri doğurdu. Bugün ise köklü bir ameliyat gündemde. Bu güne kadar aydın, sanatçı ve gazetecilerden kaçı bu konuya, Kürt kardeşlerimizin yaşadığı coğrafyadaki olaylara dair elini taşın altına koydu? Bilen varsa söylesin. Ama hafızalarımızı ne kadar zorlarsak zorlayalım sayının sadece, taşın altına konan elin parmakları kadar olduğunu görebiliyoruz. O parmaklardan ya da ellerden çoğu ya bir daha iflah olmayacak biçimde ezildi, ya da uzun mikro cerrahi operasyonları ve fizik tedavi yöntemleriyle anca kendilerine gelebildiler. Sonuç? Kırık, ezik parmaklı ellerin tuttuğu koca bir sıfır. Hem de her yerinden kan fışkıran bir sıfır.

Yıllarca; ekonomiye, siyasete, uluslar arası ilişkilere, spora, sanata, sepete dair sayfalarca yazı yazan, televizyon televizyon gezen, bulduğu her köşede önce ahkam kesen sonra o köşeyi ustalıkla dönen onlarca isim taşıdıkları/ toplumun onlara yakıştırdıkları “sanatçı” kimlikleriyle mutlu mesut yaşadılar. Sanki bu ülke her türden entelektüel faaliyetin bir güzel icra edilebildiği, konuşulan konuların ulvi meselelerden çok dar çevrelerin yüksek bilgi ve becerileriyle hallolan keyifli tartışmaların mezesi olduğu bir ülke. Her yerde yem yeşil ağaçlarımız, günde 135 litre süt veren ineklerimiz, Babil’i kıskandıracak bağlarımız, bahçelerimiz var da… Taşıdıkları kimlikten korkar halde dolaşıp etliye sütlüye; konu anca inekler olduğunda bulaşan iyi eğitimli aydınlarımız, sanatçılarımız “yaşamaya ve üretmeye devam ediyor hala!”

Tangalı sanatçılarımız

Bir diğer ekip de icraatlarını giydikleri tangalarla sergileyen ekip. Bu ekip, otla böcekle kanser tedavisi yaptığını iddia eden yalancı hekimler gibi; kucaktan kucağa gezerlerken akıllarına gelen Türkçe benzeri bir dille yazılmış şarkılarını, anaokulu piyeslerinden bile geri, film ve dizilerini sanat; kendilerini de sanatçı diye yutturan bir ekip. Aslında en tehlikelileri de bunlar. Yukarıda bahsedilenler hiç değilse az biraz sanat yapıyorlar, sepetin kulpundan tutuyorlar. Bu yalancı şifacılar ise her türlü vücut sıvısının karışımıyla oluşturulan bir bulamacı başlarından aşağı boca edip insan içine çıkıyorlar… Gerçi çok da haksızlık etmemek gerek; televizyonlarda gösterilen gece kulübü eğlencesindeki bu tangalı sanatçılar, bir birlerini dürterken, tango taklidi tongaya basmama telaşında dondurulduklarında ortaya çıkan her bir kare adeta birer Picasso şaheseri…

Lafı uzatmayalım. Başından beri isim vermeden işaret etme gayretiyle evirilip çevrilen laf bağlansın artık. Şehir efsanesine dönüşen Kürt Açılımı da işte yine etliye sütlüye bulaşmayan aydınlarımızı ve tangalı sanatçılarımızı tahrik etti. İsterik bir şekilde ortaya saçıldılar ve her biri boylarından büyük laflar ettiler. Ama ikisi var ki, yıllar sonra tarihi değiştiren konuşmalar listesinde yerleri alacaklarına hiç şüpheniz olmasın.

Toplumsal meselelerle bağı karda yetişen çiçekleri koruma ve yaşatma faaliyetiyle sınırlanmış Sezen Aksu en birinci sanatçı olu verdi. Üstelik iyi aile kızı Minik Serçe annesine babasına danışmadan da tek bir laf etmiyor: "Annemle, babamla konuştum. Son açılımınızı hep birlikte, canı gönülden destekliyoruz. Sürecin güzel bir şekilde tamamlanması için elimden geleni yapmaya hazırım. Annem ve babam, bu sürecin karşısında duranları iki cihanda lekeli kabul ediyorlar, ben de öyle görüyorum. Türkiye'nin her köşesinde ayrı bir güzellik var. Türkiye'nin her karesi aynıdır, bizim ayrımız gayrımız yok, olamaz da.”

Herhalde bir bildiği var. CHP lideri Deniz Baykal’ı bile çileden çıkaran belirsizlik Sezen Aksu için söz konu değil ki, böyle bir çıkışla süreci destekliyor.

İkinci Körfez Savaşı öncesinde de gayet insani gerekçelerle ve refleksle magazin camiası da “Savaşa hayır!” demişti. Demişti de iş ta oralara asker göndermemize gelince yine birkaç Donkişot’tan başkası ses çıkarmamıştı. Hele bu tangalılar bir gün önce attıkları slogandan pişman olmuşlardı. “Biz bilmeyiz, karışmayız.” a gelmişti sıra. Bulutsuzluk Özlemi, Bağdat Kafe isimli şarkısının video klipinde ekranın köşesine “Savaşa Hayır!” yazmıştı. Televizyon kanalları ya o yazıyı kapatarak yayınladılar ya da hiç yayınlamadılar bu klipi. Bu ülke böyle bir ülke. Yıllardır güney doğuda insanlarımızın neden ve ne şekilde öldüğüyle ilgilenmeyenler, bu gün kendilerine verilen görevi yerine getirip fırsattan istifade etmeye çalışıyorlar. Pazara çıkıyorlar.

Bir de son üç yılını aşk acısıyla ne yapacağını bilmez halde geçiren Avşar Kızı’na kulak verelim: “Demokratik açılım meselesinden ben çok korkuyorum. Korkuyorum, çünkü bu öyle bir mesele ki, artık dönüşü yok. Bu işe başladıysanız bitirmek zorundasınız.Aksi halde bu yeni doğmuş bebeğin ağzına memeyi verip en güzel anında çekmeye benzer ki bu çok tehlikeli. Çünkü o zaman ne olur o bebek? Kıyameti koparır, olay çıkarır. Ne zaman ki sen yine o memeyi ağzına verirsin ya da başka bir meme; ancak o zaman susar, başka türlü kurtulamazsın artık.

Türkler bu ülkenin bölünmemesini istiyor. Buna da sonsuz hakları var ama yöntem hataları yaptıklarını kabul etmeliler. Ben de sonuna kadar Türküm; ama bu Kürtleri yok saymak, onlara etnik baskı yapmak anlamına gelmemeli. Yıllardan beri Anayasa’yı değiştiriyorlar, bir kez de barış için değiştirsinler.”

Gerçek sıfatı ve vasfı düşünülecek olursa Hülya Avşar’ın bu sözleri; konuya dair karnından konuşan, ne dediği belli olmayan birçok akademisyenin ve tabiî ki en birinci Sezen Aksu’nun sözlerinden çok daha ileri sözler. Öyle ki hakkında soruşturma başlatılan tek medya elemanı kendisidir. Hatta Guardianturk.com sitesinde hislerimize tercüman olmuş: “Açılımın ne olduğunu bilmiyorlar, kimse bilmiyor. Sezen Aksu bununla ilgili yorum yapmış ama kendisi de içeriğini bilmiyor. Sezen’in böyle bir yükü üzerine almaması gerekirdi. Neden yorum yapıyor? Ne biliyor ki konuşuyor? Kürt açılımı konusunda Sezen Aksu en son yorum yapan arkadaşımız olmalıdır…”

“Ağzını öpeyim” diyeceğim, buraya yakışmayacak. O yüzden “Helal olsun” la yetiniyorum.

Israr, kararlılık, inat ???

Hükümet birçok icraatında son derece ısrarlı, kararlı ve inatçıydı. Fakat hiç biri bu denli hassas mevzular değildi. Hatta tartışmanın karşı tarafındakileri, itirazlarındaki beceriksizlikleri öne çıkararak alt etti ve kendini kolayca sıyırdı. “Hizmete Devam” dedi… Tartışmanın büyüdüğü, toplumsal gerilimin arttığı konularda da geri adım attı. Fakat bu meseledeki ısrar, kararlılık, inat sanki konunun aslında AKP’lilerce kontrol edilmediğini düşündürüyor. Acaba ortalık yere serilip, “ne yaparsanız yapın sizi severiz, siz de bizi sevin” diye dövünen aydın ve sanatçılar açılımın, Ermeni açılımına denk gelmesini nasıl yorumluyorlar? Nabucco enerji hattının, Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattının, Irak petrollerinin transfer sürecinin başlamasının Kürt Açılımıyla bir ilişkisi olup olmadığını düşünüyorlar mı? İki dakika tangalarını çıkarıp daha rahat bir şeyler giyseler de Kürt kardeşlerimizin açılımla birlikte neler kazanıp neler kaybedeceklerini düşünseler biraz. Daha güzel olmaz mı?

25 Eylül 2009 Cuma

IRAK MI AFGANİSTAN MI?

Özgür ATAK

Bu yazı Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.

"Köylüler su kovası, yağ küpü, neleri varsa alıp tankere koştu. Tankerin üzerinde 10-15 Taliban vardı. Bombalar düşünce etraftaki herkes öldü."

NATO uçaklarının bir yakıt tankerini bombaladığı saldırının görgü tanığı Muhammed Davud'un BBC'ye anlattıklarından bir cümle böyle. Yıllardır, işgalci güçlerin tüm çabalarına rağmen dinmeyen şiddet nedeniyle kağıt üzerinde görünenin aksine derin bir hukuksuzluk yaşanıyor Afganistan'da. Ne zaman, nereden geleceği belli olmayan onca saldırıyla can pazarına dönmüş durumda. Afganistan'da iki petrol tankerinin yetkili Alman komutanın talimatıyla NATO uçakları tarafından bombalanmasıyla yine onlarca insan hayatını kaybetti.

Son seçimlerde kukla yönetim, işgal güçlerinin meşruiyetini sağlayacak bir güven oyu alamadı. Seçime katılmayan bölgelerden Karzai lehine binlerce oyun çıkması, bazı bölgelerde sandıkların kaybolması vb usulsüzlükler iktidarın halkın gözünde ne durumda olduğunu gösteren en önemli baaşlıklar aslında. ABD'li yetkililer dahi bir an evvel ellerindeki kanı temizlemek için ülkeyi Afgan yönetimine devretmek isterken hükümetin yolsuzluklarından dert yanıyor. Bunlar yetmiyormuş gibi ne yapacağını şaşıran işgalciler, kaybettikleri gücü kısa zamanda geri kazanmak için daha kontrolsüz biçimde şiddetin dozunu arttırıyor, düğün bombalıyor, evleri basıyor, bir tankerden dağıtılan petrolü almak için toplanan sivillerin üstne bombalar yağdırıyor...

İktidar savaşında aşiretlerin çekişmeleri, özellikle son seçimde ortaya çıkan Peştunlarla Taciklerin gerilimleri, sürerken Taliban savaş öncesindekinden bile yüksek bir güce ulaşıyor. Hem Afgan gizli servisi ISI içindeki ilişkileri, hem para kaynakları, hem silah gücü, hem de tüm katı şeriat uygulamalarına rağmen artan halk desteği; ABD yetkililerinin "Taliban kazanma sürecinde." yorumları yapmalarına neden oluyor. Öyle ki daha önce kendine yer açma çabasında olup Taliban'a karşı savaşan kimi aşiretler Kabil'e karşı savaşmaya başladılar. Başı boşluk şimdi daha tehlikeli bir hale gelip Kabil'e karşı konum almaya başlamış durumda. Öyle ki memleketin yüzde kırkı merkezi yönetimin denetiminde değil. Ülke bu haliyle Irak'tan beter bir durumda.

Almanya'nın kararsızlığı

3 bin 800 askerle NATO bünyesindeki en büyük üçüncü birlik olan Almanya ise kaosun artmasının arından ne yapacağını tam olarak kesitremiyor. Irakta boş bıraktığı alanı buradan doldurmak konusunda ısrarlı fakat son olay kafa karışıklığını iyice arttırdı. Alman komutan Taleban milislerinin kaçırdığı yakıt tankerlerinin etrafındakilerin isyancılar olduğunu söyleyen bir Afganlı’nın sözüne dayanarak tankerleri bombalattı ve onlarca sivil hayatını kaybetti. Washington Post'a göre Alman komutan bu tercihiyle Nato kurallarını çiğnedi. konuyla ilgili kesin bir yargıya varmadan önce soruşturma başlatılmasını isteyen Merkel, kendisine yöneltilen eleştrilere karşı, Afganistan'da kalmak gerektiğine dair söylemini güçledirdi. Hatta Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ve Britanya Başbakanı Gordon Brown ile birlikte BM'den yıl sonuna kadar bir Afganistan Konferansı düzenlenmesini istediklerini hatırlattı.

Almanya Savunma Bakanı Franz Josef Jung ise tüm pişkinliğiyle, Almanya'nın daha yoğun bir şekilde Taliban'ın hedefine kaydığını, bu nedenle Afganistan'da gittikçe daha sık çatışmalara girdiklerini belirterek, petrol tankerlerine yönelik hava saldırısıyla ilgili olarak hiç kimsenin önceden yargılanmaması gerektiğini, talimatı veren Alman komutanın da, söz konusu petrol tankerlerini Alman askerlerine karşı kullanılabilecek somut bir tehdit olarak gördüğü için zor bir karar vermek zorunda kaldığını, bu nedenle yalnız bırakılmaması gerektiğini söyledi.
Muhalefetteki Hür Demokrat Parti'nin (FDP) Genel Başkanı Guido Westerwelle batı demokrasilerinin aslında bir bakıma nasıl işlediğini gösteren bir tavırla, çoktan gerekli gördükleri hükümet açıklamasını desteklediklerini belirterek, hiçbir ülkenin diğer bir ülkeye rahatlıkla asker gönderemeyeceğini, ancak Alman askerlerinin Afganistan'da görev yapmalarının öncelikle Alman halkının güvenliği için şart olduğunu ifade etti.

Rheinland-Pfalz eyaletinin Başbakanı, SPD eski genel başkanı Kurt Back'ten ise yeni bir "Taliban Açılımı" yapmak gerektiğini söylüyor. Seçimler sonrasında Afganistan'da barış sürecine Taliban'ın da dahil edilmesini istedi. Taliban'ı oluşturan farklı gruplar arasında ayrım yapılmasını isteyen Beck, “Şiddet yanlılarıyla müzakere masasına oturun demiyorum, ama Taliban bünyesinde de barış sürecine çekilebilecek güçler olduğu unutulmamalı” diyor...

Avrupalılar sebep oldukları ölümlerin, kaybettikleri askerlerinin kendilerine ne kadar yarar sağladığını tartışırken Türkiye'nin dış işleri bakanının ağzından "Biz Osmanlıyız" sözlerini duymak gerçekten moral bozucu. Almanya ve İngiltere'nin erkekliğe laf söyletmemek için; tüm olumsuzluklara rağmen asker arttırma düşünceleri aslen teknik ve yöentimsel boyutta bir arttrım olacak gibi görünüyor. Bu surumda sivil öldürmek, düğün bombalamak, Talibanla çatışıp ölmek gibi sıradan ve güncel işleri yapacak başka ülkelere ihtiyaç doğuyor. Bu ihtiyaç da eski güzel günlerin özelmiyle yanıp tutuşan hayal perestlerin mesnetsiz çıkışlarıyla kapanacak gibi görünüyor. Allah vere de Osmanlı'nın ruhunu hortlatma hevesiyle onlarca vatan evladını Afganistan çöllerinde heba etmesek.

23 Haziran 2009 Salı

UTANÇ DUVARLARI

Özgür ATAK

Bu yazı Yeni Harman dergisinde yayınlanmıştır.

İnsanların bir nedenle birbirlerinden ayırıldıkları duvarlardan bahsedildiğinde ilk akla gelen tarihsel dev örnek kuşkusuz Çin Seddi oluyor. Ya da politik bir ikon haline gelen ve Sovyet döneminin “insanlık ayıbı” olarak simgeleşen Berlin Duvarı. Çin Seddi'nin, hem çok çok eski zamanlarda kalmış olması nedeniyle hem de görüntüsü ve belki de özellikleri nedeniyle, bırakın utanç duvarı olarak adlandırılmasını hakkında olumsuz herhangi bir şey bile yazılmaz, çizilmez. Fakat soğuk Savaş yıllarında hem siyasi, hem ekonomik hem de kültürel bir çok ayrımı simgeler hale gelen Berlin Duvarı ise çoğu zaman hatırlanmak bile istenmez. Ve nitekim “işlevinin” bittiği düşünülen bir gün bayram havasında ve eski “kötü” günlerin sebep olduğu göz yaşları eşliğinde yıkıldı. O gün bir milat olarak kabul edildi. Kapitalizm ve dolayısıyla Batı kazanmıştı. İnsnalık ayıbı bu çirkin duvar da Sovyetlerle birlikte tarihin derinliklerine gömülecek ve dünya artık çok daha huzurlu, barış dolu ve mutlu olacaktı. Özgürlük belki de Berlin'den başlayıp tüm dünyaya yayılacaktı. Tabi bu masallar o yıllarda çok seviliyordu ve herkes tarafından defalarca dinlenip anlatılıyordu. Berlin Duvarı'nın yıkılışından sonra masallarda anlatılanların ne kadarının gerçekleştiğini artık tartışmaya bile gerek yok. O gün bir ideolojinin geçmişi değil belki de tüm dünyanın geleceğiydi yıkılan.

Yine o günlerde insanları birbirlerinden duvarlarla ayırmanın ne kadar büyük bir ayıp, bunun ne kadar acı veren bir insanlık dramı olduğunu anlatanlar bu gün, yapılan yeni duvarlar için ne söylüyorlar acaba? Batı Şeria'daki Siyonizm Seddi'nin inşası sırasında Filistin'lilerin neler çektiğini, kaç tane zeytin ağacının kesildiğini, duvarın, bütün saçmalığına rağmen, iddia edildiği gibi sınır oluşturmadığını doğrudan doğruya varlığıyla toprak işgali anlamına geldiğini ve benzeri ayrıntıları yeniden anlatmaya gerek var mı bilmiyorum. Olmadığını varsayarak “daha bu ne ki” demek geliyor içimden. Ve hemen ABD'nin Meksika sınırındaki kaçak ve denetimsiz geçişleri engellemek için inşa ettiği kilometrelerce uzunluktaki duvar, o duvarın yine aynı ABD'li karar alıcılar tarafından Irak'ta dikilen kardeşi geliyor aklıma.

Duvara çarpan insanlık

Adı geçen duvarlar, ya bir biçimde düzeni sağlamak, ya silahlı eylemleri/saldırıları engellemek ya da denetimli bölgeleri arttırmak için yapıldıkları söylenen duvarlar. Yapılış amaçlarına ne kadar hizmet ettikleri sayısal olarak değerlendirilebilir. Fakat sayılara boğulmanın çok da anlamlı olmadığını düşünürek bu türden bir koruma anlayışının aslında ne kadar çarpık olduğuna bakmak daha doğru olur sanki. Duvarın dışında bırakılmak istenenler gerçekten duvarın dışında kalıyor mu? Duvarın dışında bırakılarak tehdit ve tehlike giderilmiş oluyor mu? Bu tehlikelerin kimler tarafından ve neden var edildiklerine bakılmaksızın “masum” diye sınıflandırılabilecek insanların da duvarın dışında bırakılmaları korkulan tehlikelerin boyutlarını daha da arttırmaz mı? Bu tehlike kendine karşı geliştirilen savunma yöntemi nedeniyle biçim değiştirerek duvarı aşması gereken bir tehlike olmaktan çıkıp bir gece ansızın gelen başka bir tehlikeye dönüşmez mi? Öte yandan bir süre sonra duvarın hangi tarafı iç hangi tarafı dış karışacak, kimin daha özgür ve güvenli olduğunun bir önemi kalmayacak. Halının altına itilen tozlar nedeniyle ortalık bir süre için temiz gibi görünecek ama bir süre sonra altta biriken tozlar yüzünden halı yerden yükselecek ve üzerinde atılan her adım ortalığıa toz püskürtecek. Ne yapılan temizliğin bir anlamı kalacak ne de halının...

İşin estetetik boyutuna değinmeye ise hiç gerek yok. Hangi amaçla ve ne şekilde bir duvar yapılırsa yapılsın, gelecekte Çin Seddi gibi anılmayacaklar sonuçta. Ülkeleri, halkları tecrit eden bu “abideleri” dikmek öyle moda oldu ki artık hükümetler de belediyeler de bu modaya ayak uydurmaya başladılar. Arjantin'de Buenos Aires'te ve Brezilya'da Rio De Jenerio'da gece kondu mahallelerinin olduğu yerler şehrin geri kalanıyla duvarlar sayesinde ayrı tutulacaklarmış. Buenos Aires'tekinin uygulamaya geçirilmesi halen tartışılırken Rio'dakinin yapımına başlanmış bile. Bayındırlık Dairesi sekreteri Tania Lazzoli'nin Reuters'e yaptığı açıklamada 19 semti/mahalleyi kapsaması planlanan ve 11 kilometre uzunluğunda olacak bu duvarın maliyetinin tam 17.6 milyon dolar olacağını söylüyor. Proje kapsamında en az beş yüz elli evin yıkılması planlanıyor. Yine Bayındırlık Dairesi'nin Başkanı Icaro Moreno duvarın tamamen çevresel bir koruma projesinin parçası olduğunu söylüyor. Ormanlık alanlara yayılan gece konduların çevreye verdikleri zararın, ağaç kesimlerinin vb önlenmesi amacıyla böyle bir girişimde bulunduklarını dile getiriyor. 15.4 milyon dolarlık toplu konut yatırımını da planladıklarını ekleyen Moreno'nun duvarı sivil toplum kuruluşları ve muhalifler tarafından Eco-Barrier olarak adlandırılıyor. Çünkü bu duvarla devasa bir açık cezaevine hapsedilecek olan Rio'lular tam bir sınıfsal, ekonomik tecrit yaşayacaklar. İşin garibi duvarın inşasına ayrılan bütçenin toplu konut inşasına ayrılandan 2.2 milyon dolar daha fazla olması. Bırakın fazlalığı, bu kadar büyük bir kaynak duvar yapmak yerine diğer kamu yatırımlarına harcansa nasıl olurdu acaba diye biz ta Türkiye'den merak ediyoruz.

Ülkemizde de Mersin bu uygulamaya ilk ev sahipliği yapan il olarak tarihe geçeceğe benziyor. Kürtlerin yoğun yaşadığı Çay, Çilek ve Özgürlük mahalleleri arasına duvar örmeyi öngören imar planı oldukça kısa bir sürede onaylandı. Mersin limanının özelleştirilmesinden sonra ortaya konan projeyle TCDD'ye ait hattın genişletilmesi planlanıyor. Böylelikle şu an yaklaşık 10 metre genişliğinde olan hattın 150 metreye çıkarılması hedefleniyor. Hattın genişletilerek sahaya çevrilmesi durumunda sağ ve sol tarafında bulunan yüzlerce ev yıkılacak. Bunun yanında sahanın bittiği kısma yüksek duvarlar örülerek, Çilek ve Özgürlük mahalleleri ikiye bölünmüş olacak.

Kapatamazsan kapanırsın

Ayrıca bu korunma yöntemi bir bölgeyi herhangi bir hat boyunca ikiye ayırmanın dışında, tarihte özellikle Avrupa'da sayısız örneği olan site devletlerinin inşasına da yataklık eden bir anlayış. Ya korktuğun bir gücü, yaratığı vb bir yere hapsedersin ya da onunla başa çıkamıyorsan kendini bir yere kapatırsın. Tarihte, koskoca şehirler etrafları kalın duvarlarla çevrilerek o büyük ve çirkin düşmandan korunmaya çalışılmış. Bu gün ise bireyler ama ille de başkalarının emeğiyle zengin olan bireyler kendi korunaklı yaşam alanlarını yarattılar. Yüksek, tel örgülerle desteklenmiş, kameralarla izlenen duvarlarla yaratılan adacıklar zemini sağlam, manzarası güzel, havası henüz kirlenmemiş gece kondu mahallelerinin göbeğine konduruluyor. Kendi güvenlik güçleriyle korunan bu site devletçiklerinin bir çoğunda okullar, eczaneler, alışveriş merkezleri, sağlık kurumları, sinemalar vb bulunuyor. Kimisine muhtariyet bile veriliyor. Öyle ya kendini önünden geçen sokaktan bu kadar yalıtmış ağaların kendi site yöneticileri dururken muhtar Mehmet Efendi'den ne gibi bir beklentileri olabilir?

Peki bu yalıtılmışlık nereye kadar gidecek? Aslına bakılırda bir yalıtımdan bahsetmek bile sosyal, sınıfsal, ekonomik çelişkilerin sınıra dayanmak üzere olduğunun göstergesidir. Böyle giderse değil dikenli tellerle yükseltilmiş kalın duvarlar, o duvarların önüne hendek kazmak bile bahsedilen orta üst sınıfın eksik güvenliğini tamamlamaya yetmeyecek. Hendeklere timsahlar konmadan kardeşliğin nasıl örüleceğini oturup düşünmenin vakti geldi de geçiyor bile. Silkinip kendimize gelmenin zamanıdır.

27 Mart 2009 Cuma

KİMLER DOST, KİMLER DÜŞMAN? (2)

Özgür ATAK
ozguratak@gmail.com
http://fotografneyianlatir.blogspot.com/

Bu yazı Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.

Geçen hafta başı, ABD Dış İşleri Bakanı Hillary Clinton’un Obama’nın ağzından yaptığı açıklamalar, tüm belirsizliklerine rağmen Rusya ile gelecek dönemde mümkün olduğu kadar dostane ilişkiler geliştirmek niyetinde oldukları yönündeydi. Rusya da, her ne kadar uzatılan eli havada kapma sevdalısı olmasa da, bu niyetlere tepkisiz kalmayacağını ve üstüne düşeni yapacağını açıklamıştı.

Bilindiği üzere 2009 itibariyle tartışmalar ve gerilimler iki başlıkta yoğunlaşıyor. Birincisi ABD’nin Orta Asya ve Orta Doğu ile ilgili planlarını fütursuzca uygulamaya koyması ve bu durumun gittikçe Rusya’yı endişelendirmesi. Bunun karşılığı ise Rusya’nın eski Sovyet cumhuriyetlerindeki ABD etkisini azaltmak için her türlü imkânı seferber etmesi ve İran’ın elini güçlendirecek her türlü açılıma destek vermesiydi. İkincisi ise bir türlü netleştirilemeyen NATO meselesi. Gürcistan ve Ukrayna başta olmak üzere NATO’nun sınırlarını Rusya’yla komşu yapma girişimi ve uzantısı olarak, o çok konuşulan ve hala sonuçlandırılamayan Füze Kalkanı projesi.

Bahsi geçen tüm konularda taraflar karşılıklı olarak iyi niyet gösterip geri adım atma arzusunda olduklarını her seferinde dile getiriyorlardı ve bu niyetler geçen hafta devlet başkanları ve dış işleri seviyesinde ifade edilmişti. Ve biz de sormuştuk; kim dost kim düşman diye. Demokrasi hayranlığıyla bakıldığında bu kafa karışıklığını abarttığımız düşünülebilir. Fakat kafaların karışmasının ne kadar haklı olduğunu gösteren şahin bir çıkış tüm bu konuşmaların ardından, aynı haftanın ortasında Rusya Devlet Başkanı Dimitriy Medvedev’den geldi. Rusya’nın NATO’nun artan tehdidine karşı koymak için hem konvansiyonel silah kapasitesini hem de nükleer gücünü arttırmayı planladığını söyledi.

Medvedev, üst düzey generallere yaptığı konuşmada 2011’den itibaren kara ve deniz ordusunun güçlendirileceğini dile getirdi. Bu güçlendirme sadece modernizasyon ve yeni donanımların alınması/ üretilmesi değil silahlı kuvvetlerin savaşa hazırlıklı olma kapasitesinin de arttırılması şeklinde olacak.

Medvedev’in bu şahin çıkışları yetmiyormuş gibi peşinden bir de savunma bakanı Anatoli Serdyukov dünyada içinden geçilen süreç itibariyle silahlı çatışma potansiyelinin ve dolayısıyla Rusya’nın bu türden saldırılara maruz kalma riskinin arttığını vurguladı. Rus askeri yetkililer her durumda, dünyadaki askeri ve siyasi gelişmelerin ABD yöneticileri tarafından belirlendiğini ve bundan ülkeleri adına rahatsızlık duyduklarını belirtiyorlardı. Öyle ki Serdyukov sadece askeri konulardaki talep ve önerilerini sıralamakla kalmadı. ABD’nin Orta Asya ve Rusya’ya sınırı olan tüm coğrafyadaki yer altı zenginliklerine göz diktiğinden yakındı. Konuşmasının hemen ardından isimleri duyurulmayan askeri yetkililer 1 Aralık’ta stratejik silahsızlanma anlaşması START 1’in süresi dolar dolmaz Rusya’nın kendi sınırlarında uygun gördüğü birçok yere çok başlıklı kıtalar arası füzeler konuşlandırmayı planladığını açıkladılar. Hatırlanacağı üzere geçen haftaki konuşmalarında iki taraftan da START 1’in süresi dolar dolmaz ondan daha kapsamlı ve geçerlilik süresi daha uzun bir anlaşma yapılaması konusunda açıklamalar gelmişti. Adeta şizofrenik bir biçimde söylediklerinden tamamen ters niyetler ve kararlar çok kısa sürelerde dünya kamuoyuna açıklanıyor.

Kuşkusuz tüm bu karşılıklı yapılan iyi niyet açıklamaları ve ardından gelen “biz işimize bakarız” ifadeleri iki ülkenin de birbirlerine karşı ellerini güçlendirme çabaları olarak adlandırılabilir. Tarafların hem kendi hem de uluslar arası kamuoyuna karşı sergiledikleri bu tutum Obama-Medvedev görüşmesinden önce “dik durma” gayretlerinden başka bir şey değil. Fakat ne yazık ki adı geçen bölgelerdeki ülke yöneticileri (buna Türkiye de dahil) bu çıkar yarışında yapılan açıklamalara aldanıp kendilerine pay çıkarmaya çalışıyorlar. Gün olup devran döndüğünde ve düzen yeninde kurulduğunda ise açıkta kalıyorlar. Olan yine o küçük aktörlerin masum halklarına oluyor. Bunlara en büyük iki örnek; bilindiği üzere, Ukrayna ve Gürcistan.

Belki bu iki örnek sayesinde hayale kapılmamak gerektiği anlaşılabilir.

KİMLER DOST, KİMLER DÜŞMAN?

Özgür ATAK
ozguratak@gmail.com
http://fotografneyianlatir.blogspot.com/

Bu yazı Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.

İçinden geçilen küresel mali kriz, dost düşman kavramlarının yeniden yapılmasına neden oluyor. Düne kadar sürekli karşı cephelerde yer alan isimler birbirlerine dost eli uzatmaya başladı. Özellikle hegomon güçler, rekabetin maliyetini düşürmeye çalışıyor. Tüm dünyanın bir numaralı umudu haline gelen Obama bir taşla iki kuş vurmak niyetinde, uluslar arası kamuoyunda tartışmalara konu olan bir dizi başlıkta, “barış” dolu kararlarını açıklıyor. Zira ABD çıkarlarını korumak ve geliştirmek için girişilen onlarca kanlı proje geçtiğimiz on yıl içinde umulduğu kadar büyük kazançlar sağlamadığı gibi hem saygınlığın yitirilmesine hem de büyük paralar kaybedilmesine neden oldu. Soğuk savaşın en sert yaşandığı yıllarda ortaya atılan ve “Yıldız Savaşları” olarak kodlanan deli saçması, fantastik projeye benzeyen füze kalkanı girişiminin de; uygulamaya konulması halinde götürüsü, hayal edilen getirisinden çok fazla olacak bir girişimdi. Yıllardır tartışılan ve özellikle de Rusya’ya karşı bir koz olarak rezerv tutulan bu projenin şimdilerde “barışçı” duygularla rafa kaldırılması gündemde. Kuşkusuz bu iyi niyetin bir karşılığı olmalı. ABD dış işleri vazgeçme sinyalleri verdiği füze kalkanı girişiminden ancak, Rusya’dan talep ettikleri kimi “istikrar” önlemleri karşılığında kesin olarak vazgeçebileceklerini dile getiriyor.

Üstelik bizzat Obama’nın kendisi Medvedev’e, Rusya’nın İran’a nükleer enerji alanındaki desteğini çekmesi durumunda Doğu Avrupa üzerine yerleştirilecek füze savunma sisteminden vazgeçebileceklerini söylüyordu [Washington Post].

Geçtiğimiz hafta Rusya ise, ABD’nin NATO ülkelerini koruyacağını iddia ettiği Füze Kalkanı yerine eğer böyle bir proje hayata geçirilecekse bu projenin silah çeşidi açısından çok da geniş ölçekli ve küresel bir savunma sisteminin geliştirilmesi gerektiğine vurgu yaptı. Öte yandan Amerika ile nükleer silahları azaltma antlaşması yerine yeni bir anlaşma yapmak istediğini, bunun Washington ile ilişkileri “yeniden başlatmak” için bir ön şart olduğunu ifade etti [Reuters].

Bunun üzerine Cenevre’deki görüşmelerde Hillary Clinton, stratejik saldırı silahları konusunda Rusya ve Amerika’yı bağlayan yeni bir yasal anlaşmanın bir an önce gerçekleştirilmesi ve görüşmelerin yeniden başlaması için ne gerekiyorsa yapılmasını istedi. Öyle ki Soğuk Savaş sırasında imzalanan ve süresi bu yılın sonunda dolacak olan uzun menzilli nükleer silahların azaltılması, START 1, anlaşmasının yerine yeni ve daha kapsamlı bir anlaşmanın geçmesi gerektiğini de belirtti.

Hillary Clinton’dan sonra konuşan meslektaşı Lavrov ise yeni bir anlaşmanın sadece nükleer silah başlıklarıyla sınırlı kalmaması “aynı zamanda kıtalararası balistik füzeleri, denizaltı balistik füzeleri ve ağır bombardıman uçakları gibi stratejik dağıtım araçlarını da içermesi” gerektiğini söyledi.

Kuşkusuz tüm bu açıklamalar ve planlanan barışçı politikalar, silahların etkinliğini azaltmak konusunda ümit verici ve sevindirici. Fakat bütün bu silahsızlanma nutuklarına rağmen dünyanın birçok yerinde devam eden satışlar, dile getirilen niyetlerin hiç de temiz ve saf olmadığını düşündürüyor.

Obama’ile duymaya başladığımız değiştik, değişiyoruz söylemlerine paralel biçimde ortaya konan kimi kararlar ve girişimler bir yana, bölgesel siyasi krizlerin çözümünde hiçbir belirleyici rol üstlenmeyen ABD’nin, elinin özellikle de ekonomik olarak ne kadar zayıfladığı açıkça görülüyor. Altından kalkılamayacak hale gelen askeri harcamalar, maceracı politikaların sonunun geldiğini haber veriyor. Fakat bu son bizim anladığımız ya da hayal ettiğimiz biçimde bir mutlu son değil ne yazık ki. Kanlı cephe bu kadar zayıflamışken umarız dünya kamuoyunun sağduyusu kalıcı insani adımlar atmayı becerir.