26 Şubat 2009 Perşembe

ADIM ADIM ŞERİAT

Özgür ATAK ozguratak@gmail.com http://fotografneyianlatir.blogspot.com/

Bu yazı Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.

ABD Asya’daki ağırlığını her geçen gün kaybederken, bir yandan da uzun sayılabilecek bir süredir faaliyet gösterdiği (insansız uçaklarıyla onlarca sivilin ölmesine neden olduğu) Pakistan’da, çiçeği burnunda Obama’nın elini zora sokacak bir gelişmeyle dengeleri yeniden kurmak zorunda kalıyor.

Svat vadisinde artık şeriat hükümleri geçerli. İslamabad yönetimi ülkede ciddi bir ağırlığı olan İslamcılarla yaptıkları anlaşmayla Afganistan sınırındaki karışıklıkları gidermeyi hedefliyor. Pakistan'ın Kuzey Batı eyaleti zaten uzun yıllardır devlet otoritesinden uzak bir yaşam sürüyordu. Bölgede resmi olmasa da yıllardır şeriat hükümleri uygulanıyordu ve yetmişten fazla yerel Şeriat mahkemesi bulunuyor. Kur’an eğitimi veren yaklaşık 13 bin medresenin olduğu tahmin edilen ülkede özelikle fakir ailelerin çocukları, kimsesizler ve Afganistan’dan gelen mülteci çocuklar bu medreselerin en bilindik öğrencileri oluyordu.

Bu manzara karşısında uluslar arası yorumculara göre Pakistan hükümeti fiilen zaten sürmekte olan bir durumu resmi olarak kabullenerek hem bölge halkının taleplerini karşılamış hem de şiddeti kontrol altına almış olacak. Kaldı ki Pakistan’daki Taliban hareketi yapılan anlaşmanın peşi sıra, gelişmelerden duyduğu mutluluğu göstermek için tek taraflı olarak on günlük ateşkes ilan etti.

Hatırlanacağı üzere Afganistan’daki cihat militanları, Sovyetlere karşı savaşta görev aldıktan sonra 1990’da başlayan iç savaşın sona ermesinde de kullanılmıştı. Afgan halkı sürekli savaş halinde yaşamaktan, yolsuzluk yapan geleneksel iktidar sahiplerinden bıkmıştı. Bundan güç alan Taliban, yönetimi ele geçirdiğinde Afganistan’da düzen ve güvenliği kendi yöntemleriyle yerine getirdi. Taliban’ın Pakistan’da güçlenmesi sürpriz değildi aslında. Afganistan Pakistan arasında yaşayan halk Peştun. Peştunlar, 19’uncu yüzyıl sonunda Britanya İmparatorluğu’nun sömürge rejiminde oluşturulan sınırlarla, Afganistan ve Pakistan’a dağılmak zorunda kalmışlardı. Fakat zaman içinde sınır, gündelik yaşamda bir ayrılığa sebep olmadı ve sürmekte olan ilişkiler sayesinde Taliban militanları Pakistan’da faaliyetlerine devam ettiler. Etki alanlarını genişletirken bir yandan da Hindistan’ın kuzeyindeki muhafazakâr Debandi medreselerinden beslendiler. Bu medreselerde yetişen kişiler örgüt içinde önemli görevlere getirildiler. Dahası medresenin parasal kaynaklarının da özellikle Pakistan’da yürütülecek faaliyetlerde kullanıldığı bir çok kaynak tarafından dile getiriliyordu. [Dwelle/ Peter Phillipp].

Özellikle Hindistan'daki Mumbai saldırısından sonra ABD'nin Pakistan’ı suçlar tavırlar takınması İslamabad yönetimini farklı arayışlara yöneltmişti. Pakistan, bölgedeki konumunu güçlendirmek için Çin’le geçtiğimiz birkaç ay içinde çeşitli güvenlik anlaşmaları yaptı. Taliban’la yapılan anlaşma da sanki bu sürecin devamı gibi.

11 Eylül olaylarının ardından başlatılan operasyonlar ABD’nin Afganistan'a yerleşerek Rusya'yı güneyden, Çin'i batıdan, İran'ı ise arkadan izleyeceği bir konum elde etmesini sağlamıştı. Öte yandan Orta Asya'nın enerji kaynaklarına yakınlığı, Pakistan'ın nükleer silahlarının İsrail'in güvenliği için gözaltında tutulması, ne yapacağı tam kestirilemeyen Hindistan'ı izlemek ABD açısından 2009 yılında da önemini arttırarak koruyacağından Obama Afganistan'da ki ABD güçlerinin sayısını bu yıl sonuna kadar 30 bin asker arttırarak 70 bine çıkarmayı hedeflemekteydi. Fakat Obama bu tür planlar yaparken geçtiğimiz ay Kırgızistan, çok sayıda Amerikan birliğinin Afganistan’a nakliyesi için kullanılan üssün kapatılmasına karar verdi. Kırgızistan’ın bu kararına ek bu hafta İslamabad yönetiminin hayata geçirdiği şeriat anlaşmasıyla birlikte ABD’nin Afganistan'a açılan güney kapıları da tehlikeye girmiş gibi görünüyor.
Ne yazık ki bölgedeki gelişmeler iki ucu pis değnek gibi. Bir uçta ABD patentli, eksik demokrasi diğer uçta ise Taliban şeriatı. Sivil halk pis kokulardan bir türlü kurtulamıyor.

19 Şubat 2009 Perşembe

AVRUPA BİRLEŞİK DEVLETLERİ’NİN HAZİN ÖYKÜSÜ

Özgür ATAK ozguratak@gmail.com http://fotografneyianlatir.blogspot.com/

Bu yazı Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.

Avrupa Birliği Projesi büyük bir medeniyet hamlesi olarak dünya kamuoyuna sunuluyordu ve biz buna karşı çıkarken Freud’un “America was a great mistake” sözünü hatırlıyorduk. Avrupa’nın genelinde kabul görmeyen anayasadan ve Euro bölgesine bir türlü girmeye ikna olmayan birlik üyesi ülkelerin dönem dönem yaptıkları açıklamalardan sonra AB’nin de ne büyük bir hata olduğu ortaya çıkıyordu. Zira birlik sürecinin sağlıklı bir şekilde yoluna devam edebilmesi için ekonomik entegrasyonun ve birliğin ideallerine uygun pazar yapısının sağlanması gerekiyordu. Fakat yaşanan ekonomik krizle birlikte tam tersi gelişmelerin söz konusu olduğunu görüyoruz.

80’lerle başlayan süreçte olmayan parayla yapılan bir dizi sanayi yatırımı, eritilmesi ancak bir “israf çağına” girilmesiyle mümkün olacak kapasite fazlası yaratmıştı. Bu israf çağı neredeyse bütün finans kuruluşlarınca şişirilen ve şiştikçe de çeperi incelen bir kredi köpüğüyle desteklendi. Gelinen noktada köpük patlayınca ne devletler üstü yapılara dönüştürülen devasa, çok uluslu şirketler ne de dünyanın en büyük ekonomileri (süper güç devletleri) bu patlamanın şiddetine göğüs gerebildiler. Toplamıyla dünyanın birinci büyük ekonomisi AB de, lokomotif ülkelerinin kendi dertlerine düşmesiyle bu şiddet karşısında tüm bağları zayıflamış ve her köşesinden sosyal gerilim/ çatışma haberleri gelen yaralı bir deve dönüşüverdi.

Krizin aşılabilmesi için açık bir iktisadi gerçek söz konusu. Stoklardan taşan kapasite fazlasının en kısa sürede ortadan kaldırılıp, temiz ve yeni bir sayfa açılması. Fakat bu öyle kolay gelişecek bir süreç değil. Zaten daralan talebin yanında işsizliğin daha da artmasına ve derin yoksullukların yaşanmasına neden olabilecek, giderek sınıfsal çatışmaların artacağı ve mevcut iktidar yapılarının değişime zorlanacağı yeni bir süreç. Bu da hükümetlerin sahip oldukları stratejik sanayilerini ve bu sanayilere ait iş gücü potansiyellerini koruyacak politikalar geliştirmesine neden olacaktır. Bunun için korumacı ekonomik modeller gündeme geliyor. Yetmiyor talep artışını sağlamak için piyasaya kaynak sağlanıyor. Fakat yaratılan talebin ithalata dönüşmemesi için de iç piyasayı koruyucu önlemler alınıyor. (Eski otomobillerini hurda niyetine satıp Alman marka yeni otomobil alana 2500 Euro’ya varan teşviklerin verilmesi gibi [Der Spiegel]). Öyle ki Fransa otomotiv sektörüne yapacağı yatırımlar için şart olarak firmaların yatırımlarını ülkeye geri döndürmelerini koyuyor [Le Monde]. Bu gelişmeler ise doğal olarak birlik projesinin niyetleriyle hiç örtüşmüyor.

Hal böyle olunca para politikalarında da serbestleşme çabaları gündeme geliyor. Bilindiği gibi bütünleşme sürecinin en önemli ayağı ortak para birimi ve dolayısıyla tek merkez bankası politikası. Avrupa Merkez Bankası’nın en başta gelen görevleri bütçe açıklarını ve kamu borçlarını düzenlemek/ sınırlamak. Fakat geçtiğimiz on yıl içinde, özellikle genişlemeyle birlikte, birlik içinde bu yönde bir homojenlik ve dolayısıyla ortak hareket etme alışkanlığı kazanılamadı. Fransa, Almanya ve İngiltere dışındaki kurucu üye ülkelerin bile bu üç ülkeye göre borçlanma ihtiyaçları ve dolayısıyla faizleri aynı değil. Bu da birbirine yapışık fakat, genleşme katsayıları farklı olan malzemelerin bir birleri üzerinde deformasyona neden olmaları gibi bir dizi çarpılmaya neden oluyor. Krizin çalkantılı ortamında tek tek ülkelerin korumacı politikaları, bir miktar da olsa, çarpılmayı azaltıyor ama kopmaları da peşinden getiriyor. Bu işleyişe bir de işsizlik artıp sosyal yardım talepleriyle radikalleşen toplumsal muhalefetler eklenince hükümetler genelden ayrı tavır almaya mecbur kalıyorlar. Öyle ki bir çok uluslar arası ortaklığını da öne sürerek İsveç hükümetinden kredi talebinde bulunan SAAB bile yeterince ulusal bulunmayarak ve kaynakların sosyal yatırımlarda kullanılacağı gerekçesiyle geri çevriliyor [Dwelle.de]. Öte yandan emek cephesinde de sosyal ilişkiler bazında, emeğin ruhuna hiç uymayan gelişmeler söz konusu. İngiltere’de yabancı işçi düşmanlığı artıyor. Sendikalar yerli çalışanların daha az vergi vermelerini sağlayacak yasal düzenlemelerin yapılması yönünde bastırıyorlar. Böylelikle değil sermayenin, “Emeğin Avrupa’sı” bile hayallerin çok uzağında kalıyor ve AB büyük bir hataya dönüşüyor.

16 Şubat 2009 Pazartesi

HOŞ GELDİN FRANSA

Özgür ATAK ozguratak@gmail.com http://fotografneyianlatir.blogspot.com/

Bu yazı soL dergisinde yayınlanmıştır.

NATO’nun askeri kanadından 1966 yılında ayrılan Fransa, şimdi geri dönüyor. İttifak’ın Virginia ve Lizbon’daki iki komutanlığını üstlenmek isteyen Fransa’nın bu talebi NATO’nun 3-4 Nisan tarihlerindeki Strasbourg ve Kehl kentlerinde 60’ıncı kuruluş yıldönümü zirvesinde ele alınacak. Bu arada Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı çıkan Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Ankara’nın NATO bünyesinde engel çıkarmaması için Washington’dan destek istiyor
. Bu toplantıda konuşulacak maddelerin başında NATO’ya girmesi tartışılan Rusya geliyor. Hatırlanacağı gibi Moskova Sovyetler Birliği’nden ayrılan 6 ülke ile bir araya gelerek NATO’ya alternatif askeri bir güç oluşturmak için özellikle ABD’nin füze kalkanı projesinden sonra çalışmalarını hızlandırmış durumda. Hem bu gelişme karşısında hem de uluslar arası alandaki askeri konumlanışlar açsından Almanya ve Fransa da NATO ve Avrupa Birliği’nin daha yakın çalışması için harekete geçtiler.
İki ülke lideri geçtiğimiz hafta Le Monde gazetesinde konuya ilişkin ortak bir makale yayınladılar. NATO’nun Avrupa Birliği ile daha yakın çalışması gerektiğine, bunun gelecekte iki taraf için de ne kadar önemli olduğuna vurgu yapıyorlardı bu makalede. Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin göreve geldiği günden bu yana ABD ile bir çok konuda iş birliği içinde olma hevesi NATO konusunda da kendini gösteriyordu. Sarkozy’nin savunduğu NATO’ya dönüş fikrinin önümüzdeki NATO zirvesinde artık bir devlet politikası olarak değerlendirileceğine kesin gözüyle bakılıyor.

Yine aynı gazetede çıkan habere göre; Fransa Amerika’dan, Virginia eyaletindeki Norfolk’ta bulunan ittifakın doktrin, organizasyon ve güç kullanımına ilişkin değişikliklerini tespit eden ACT (Allied Command Transformation) başta olmak üzere, diğeri ise Lizbon'da olan iki komutanlığın kendisine devredilmesini talep ediyor.
ACT birliklerinin komutası NATO’nun iki önemli stratejik biriminden birisi. Geleneksel olarak Amerikan komutanları tarafından yürütülen bir görev ve 200 kişilik bir ekipten oluşuyor. Ancak bu komutanlık operasyon sırasında aktif görev almıyor. Lizbon bölgesel komutanlığında ise Acil Müdahale Gücü'nün yanı sıra bir de uydu fotoğraflarını analiz merkezi bulunuyor. Yani Fransa’nın talip olduğu iki komutanlık da stratejik olarak önemi yüksek fakat operasyonel olarak aynı etkiye sahip olmayan komutanlıklar. Adı geçen birimler için mevcut durumda çok büyük bir askeri kadro ve bütçenin ayrılması söz konusu değil. Kaldı ki bir çok analiste göre bu iki birime her ne kadar Fransa talipse de Amerika da bırakmaya çoktan hazır. Önümüzdeki günlerde 28 üye ülke konuya ilişkin görüşlerini bildirecekler. Karar ise Nisan ayında yapılacak zirvede resmen açıklanacak.
Fransa’nın NATO politikası Türkiye hükümetini de yakından ilgilendiriyor. Çünkü Türkiye Avrupa Birliği ile yürüttüğü müzakerelere Sarkozy’nin engel olmaya kalkışması üzerine bu konu ilk gündeme geldiği günlerde elindeki NATO kozunu ileri sürmüş, Fransa’nın askeri kanada girmesine karşı çıkacağını açıkça belirtmişti. Cumhurbaşkanı Sarkozy, Türkiye’nin NATO kozuna karşılık, AB dönem başkanlığı süresince Türkiye konusunu gündeme getirmeden, müzakerelerin kendi seyri içinde devam etmesini sağlamıştı. Fransız yöneticiler bununla da yetinmeyip zirve öncesinde Amerika birleşik Devletleri yeni başkanı Barack Obama ve ekibinden Washington’un bu süreçte Ankara ile Paris arasında resmen arabuluculuk yapmasını ısrarla istedi. Geçtiğimiz hafta içinde Washington’a giden Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner, Amerikan meslektaşı Hillary Clinton ile Irak, Afganistan, Darfur, Kongo ve İran meselelerinin yanında NATO konusunu da konuşacak ve bu konuyla ilgili Türkiye’nin tutumu özel olarak ele alınacak. (Washington Post).

Fransa ABD’ye meydan okuyor

10 Mart 1966’da 14 NATO üyesi ülkeye hitaben yaptığı bir açıklamada General de Gaulle, Fransız hava kuvvetlerini NATO sistemine entegre etmeyi reddetmiş, Akdeniz’deki Fransız filosunu NATO kontrolünden çıkarmış ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Fransa’da nükleer silahlar ve bunları atma vasıtaları bulundurmasını yasaklamıştı. General de Gaulle 1958 yılında tekrar iktidara döndüğünden beri, İttifak’ın kendisini değil ama örgütün özelliklerini değiştirmeyi istiyordu. 1966 senesinde dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle, ABD Başkanı Lyndon Johnson'a gönderdiği mektupta Fransa'nın ulusal bağımsızlık ve özerk kararlar alabilme amacıyla NATO'nun askeri kanadından çekilmek istediğini bildiriyor. Temel amaç Fransa'nın NATO kısıtlarına takılmadan nükleer projelerini hayata geçirebilmek.
Fakat buna karşın iptal edilen bir çok uygulama ve anlaşmaya rağmen Fransa Washington Antlaşması konusunda herhangi bir sorgulamada bulunmadı ve Atlantik İttifakı’nın sürdürülmesini istediğini belirtti.

Washington Antlaşması 1949 yılında Sovyetler Birliği tehdidine karşı bir grup ülke tarafından imzalanmıştı. 1950-1954 yılları arasında Kuzey Atlantik Konseyi (KAK) kararı ile kurulan Örgüt’e barış zamanında bir Amerikalı generalin başkanlık etmesi kararlaştırılmıştı. Örgüt, entegre bir komuta yapısı oluşturmak, Avrupa’da konuşlanan kuvvetler için harekat planları hazırlamak, ve bu kuvvetlerin eğitimi ve entegrasyonunu koordine etmekle görevlendirilmişti.

General de Gaulle’ün bu açıklamasıyla Haziran ayı başlarında acilen, KAK; askeri karargahını Fransa dışına, tercihen Benelux devletlerinden birine taşımaya karar verdi. Sürenin çok kısa olmasına rağmen Belçika’lı inşaat şirketleri ihtiyaç duyulan bir çok tesisi inşa etti. Bütün personel ve gerekli donanım yine aynı kısa süre içinde yeni karargaha taşındı. Bu inşaat ve nakil operasyonu o dönem ilgili firmalara hayal bile edemeyecekleri miktarda paraları çok kısa bir süre içinde kazandırmıştı.

Altmış yıl aradan sonra geri dönme hazırlıkları yapan Fransa’nın bu planı pratikte, askeri kanatta resmen yer almamasıyla çok büyük bir fark içermiyor. Çünkü NATO’ya en çok katkı sunan beşinci ülke olan Fransa (dördüncü Türkiye) zaten 1990 yılından bu yana kısmen askeri kanada entegre olmaya başlamıştı. Üstelik NATO’ya en çok asker gönderen ülkeler arasında yer alıyor. Irak hariç ABD’nin bütün askeri projelerinde yer alıyor ve Afganistan’ı son derece önemsiyor. Yeni dönemde 800 askerini daha Afganistan’a gönderecek. Askeri kanada dönüş kararıyla Fransa yazıda belirtilen birimlerde olmak üzere şimdilik 900 askerini daha NATO çatısı altında görevlendirmiş olacak. Başta da belirtildiği gibi Fransa ve Almanya Avrupa Birliği ile NATO'yu daha da yakınlaştırmak için çeşitli projeler geliştirmek ve bu ortak projelerini hayata geçirmek için çaba harcayacaklar. Bu girişimle elde etmeyi düşündükleri en büyük amaçları ise ulusal savunma harcamalarını biraz daha kısabilmek için etkin bir NATO güvenlik şemsiyesini kullanmaktan başka bir şey değil. Şimdilik ABD’nin başını çektiği kanatla Fransa karşılıklı olarak birbirlerinden faydalanma aşamasındalar. Kimin daha çok fayda sağlayacağını zaman ve o zaman içerisinde yürütülen siyasi faaliyetler belirleyecek.

RUSYA’NIN YENİDEN KEŞFİ

Özgür ATAK ozguratak@gmail.com http://fotografneyianlatir.blogspot.com/

Bu yazı Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.

Bilindiği gibi 2008’in son çeyreğine kadar yani dünya ekonomisindeki olumsuz gelişmeler etkisini arttırmaya başlayana kadar Türkiye; ABD ve AB’nin özellikle bölgemize yönelik her türlü açılımında bir üs olarak kullanılmayı kabul ediyordu. Bu durumun en büyük gerekçesi geride bıraktığımız elli yıllık süre içinde gelişen batı cephesinde yer alma çabası ve bunun en somut meyvesi olan AB üyeliğiydi. Fakat işin rengi küresel krize bağlı olarak değişmeye başlayınca Türkiye yakın duracağı yeni büyük dostlar aramaya başladı ve “Rusya’yı yeniden keşfetti.”

Öyle ki geçtiğimiz üç yıl içinde iki ülke arasında tam dokuz ziyaret gerçekleştirilmiş. Çünkü bir yandan da Rusya’ya kimi fiziki şartlar nedeniyle de bağımlı olduğumuz söylenebilir. Geçtiğimiz yılda da, Kazakistan'ın başkenti Astana'nın başkent oluşunun 10. yıl dönümü kutlamaları sırasında Gül ve Medvedev 2008 Aralık sonu itibariyle bir görüşme kararlaştırmıştı. Kararlaştırılan bu görüşme Gül’ün sağlık problemleri nedeniyle Şubat ayının 12’sinden itibaren dört gün sürecek şekilde gerçekleştirildi.

Bu son ziyaretle ilgili olarak, Rusya eski başbakanı ve şu an Rusya Sanayi ve Ticaret Odası Başkanlığını yürüten Yevgeni Primakov’un da belirttiği gibi Rusya Federal Gümrük rakamlarına göre 2006 yılında 17 milyar dolar olan toplam ticaret hacmi 2008 sonunda 33 milyar dolara ulaşarak iki yılda iki katına çıkan bir ticaret ilişkisi söz konusu.

Türkiye Rusya ile ticaret hacminde bugün Almanya, Japonya, İngiltere, Fransa, Hindistan ve Güney Kore gibi ülkeleri geride bırakıp Rusya'nın tarihte ilk kez birinci ticari ortak haline gelmiş durumda.

Gül'ün ziyaretinde ele alınacak en önemli konulardan biri, Rus şirketlerinin Türkiye'deki doğal gaz depolarının yapımı ve gaz dağıtımı altyapısı ihalelerine katılması olacak [La Figaro]. Çünkü bu gün Türkiye'nin iç piyasada tükettiği gazın yaklaşık yüzde 70'i Rusya'dan sağlanıyor. Üstelik Türkiye’nin böylesi önemli bir pazar olması nedeniyle geçen yıl sonunda Gazprom'un İhracat Bölümü Başkanı Sergey Komlev'in Türkiye'ye yaptığı ziyaret sırasında petrol fiyatlarının düşük seyretmesi halinde 2009’da Türkiye'ye verilecek gaz fiyatında yüzde 20 indirim yapılabileceğini söylemişti. Ayrıca Türkiye’nin kendi kullanımlarının dışında bu alanda gelişmesi muhtemel iş birliğinden biri de Rus şirketi Gazprom’un, Avrupa'ya doğalgaz sevkıyatını kesintiye uğratan Ukrayna'yı devre dışı bırakmak için harekete geçmesiyle ilgili. Öyle ki, Karadeniz'de Mavi Akım'ın dışında ikinci boru hattı inşa etmek için resmî başvuru yapan şirket, Türk karasularında da mühendislik çalışması yapmak için izin istedi [Rus İnterfax].

Enerji konusu sadece doğal gaz ile sınırlı değil. Türkiye Moskova Büyükelçisi Halil Akıncı İnterfax’a verdiği röportajda ziyaret sırasında, Rus elektrik şirketi ''UES Russia''nın Ermenistan'daki şirketleri üzerinden Türkiye'ye elektrik satma ihtimalinin de değerlendirileceğini söyledi. Ayrıca Türkiye'nin nükleer santral ihalesine katılanlardan sadece Rus Atomstroyexport'un teklif verdiği, diğer firmaların ihalenin ertelenmesini talep ettiği de unutulmamalı. 2009’dan itibaren Rusya’nın Türkiye’de nükleer santral yapımı ve benzeri konularda da adı geçerse şaşırmamak gerek.

Adı geçen tüm bu başlıklar Türkiye açısından Batı alternatifi bir temas noktasıymış ve bu nedenle de olumluymuş gibi görünse de gerek elektrik alımı, gerek nükleer yatırımlar gerekse de artan ticaret hacmine rağmen Türk mallarına Rus gümrüklerinde kırmızı hat uygulanması ilişkilerin yine bir bağımlılık ekseninde yürüdüğünü ve yürüyeceğini gösteriyor. Hatta bir çok yorumcu TIR kamyonların gümrük kapılarında bekletilmesinin “Amerikan askeri gemilerinin İstanbul Boğazından Karadeniz’e geçmesine izin verildiği için Rusya’nın Türkiye’yi cezalandırma çabası” olduğunu düşünüyor. Her ne kadar Rusya'nın Ankara Büyükelçisi Vladimir İvanovskiy, ziyaret sırasında bu konunun da ele alınacağını ve bir çözüme kavuşturulacağını söylese de Gül'ün ziyareti, Resmi olmayıp, Devlet Ziyareti niteliğini taşıdığı için bir anlaşma imzası söz konusu olmayacak.

Hadi hayırlısı.

2009’DA RUSYA

Özgür ATAK ozguratak@gmail.com http://fotografneyianlatir.blogspot.com/

Bu yazı Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.

Daha önce de belirtmiştik; Rusya bol nüfuslu bir evin, çok konuşmayan ama konuştuğu yada tavır aldığı zaman ortalığı karıştıran iki numaralı çocuğu adeta. Baba, anne ve büyük ağabey asıl tartışmaları yürütürken, zaman zaman yaptığı çıkışlar bir an için dengeleri değiştiriyor. Fakat basiretsizliğinden ötürü bu denge değişimini kendisi lehine kalıcı kılamıyor. Tabi sadece basiretsizliği nedeniyle demek biraz haksızlık olacak, dilediğince hareket etmesinin önünde bir dizi engel var.

Bu gün Rusya’nın Uluslararası alanda denge değişimine neden olan çıkışlarının merkezinde kuşkusuz ABD duruyor. Özellikle de ABD’nin Orta Asya ve Sovyetler Birliği’nin etki alanındaki ülkeler üzerinden geliştirdiği politikalar Rusya için, önünü almazsa ileride çok daha büyük sorunlara dönüşecek başlıklar içeriyor. Bu gün Kremlin yönetimi her ne kadar kaybettiği mevzileri geri kazanabilmiş değilse de Orta ve Doğu Asya’da Amerika Birleşik Devletleri’nin elini oldukça zayıflatmış durumda. Bu kuşkusuz Çin ve Hindistan’ın başını çektiği, her biri birer hegemonya adayı olan yeni bölgesel oyuncuların bağımsızlıktan yana tavırları ve ABD’nin dünya kamu oyunda giderek yitirdiği saygınlığı sayesinde oldu. Fakat Rusya’nın bu gelişmelerde geçmişten gelen gücünü hissettirerek söz sahibi olması bölgede bir çok dengenin batı aleyhine değişmesine büyük katkısı oldu ve son olarak Kırgızistan da ülkesinde bulunan ABD üssünün kapatılması kararı aldığını açıkladı.

Geçen hafta da değindiğimiz gibi Ortadoğu’da ise; bölgenin Rusya’nın açıkça taraf olmasını destekleyemeyecek kadar karmaşık olması ve bu konuda Moskova’nın çok da tecrübeli olmayışı şimdilik sadece yine başta ABD olmak üzere batı karşıtı bir denge politikası yürütmeyi tercih ediyor. Bölgedeki çekimser tavırları onu ilk elden İran ile yakınlaştırıyor. Bunu da çok deneyimli ve başarılı olduğu nükleer teknoloji aracılığıyla gerçekleştiriyor.

Avrupa cephesi ise biraz daha karmaşık. İki taraf da birbirlerini ne düşman ne de dost olarak görüyor. Tam olarak nasıl davranmaları gerektiğine karar verebilmiş değiller. Rusya AB’ye yakın durmaktan çekinmiyor. Zira gaz ve petrol arzının çok büyük kısmını Almanya başta olmak üzere bir çok birlik ülkesine yapıyor. Almanya Rusya’nın borçlandığı ülkeler arasında birinci sırada yer alıyor. Fakat geleneksel konum ve tercihlerden dolayı da kendini hiçbir zaman tam anlamıyla yakın göremiyor. AB için de Rusya tüm olumsuzluklarına rağmen örneğin bir İran değil. Rusya, Sovyet dönemindeki süper güç olmasa da en azından Avrupa ve Asya’da askeri bakımdan hâlâ önemli bir ağırlık merkezi. Yüksek öncelik arz eden bölgesel sürtüşmeler ve kendilerince belirledikleri küresel tehditlerle başa çıkabilmek için batılı ülkelerin Rusya’nın ortaklığına ihtiyacı var. Öte yandan Putin’in büyük güç olma iddiası ve büyük güç olmaya dönük politikaları gerekli yapısal dayanaklardan yoksun olduğundan Avrupa ülkeleri açısından stratejik gündemlerini kökten değiştirmelerine gerek olacak kadar ciddi bir tehdit oluşturmuyor. Çünkü The Guardian’dan Joschka Fischer’in da bildirdiğine göre nüfusu büyük bir hızla düşmeye devam ediyor. Ekonomik ve sosyal açıdan batının seviyesine erişebilmiş değil. Ülkede eğitim SSCB’den kalan mirasın devamı niteliğindeydi ve hiç bir gelişme göstermediğinden yetişmiş insan gücünde ciddi boyutlarda erozyon yaşanıyor. Yine sosyal alanda yapılan yatırımların yetersizliği altyapının da gerilemesine neden oluyor. Doğrudan enerji ve emtiaya dayalı bir ekonomi söz konusu. Üstelik modernleşme gayretleri de büyük oranda batıya, özellikle de Avrupa’ya bağımlı.

Bir yandan da Rusya’nın ABD karşısındaki dengeleyici duruşu AB’nin çıkarları açısından her zaman olumsuz karşılanmıyor. Birliğin genel yapısına aykırı biçimde Washington ile ikili anlaşmalar yapan ve topraklarını füze kalkanı adı altında ABD silahlarına açan yeni üyelerin, Almanya-Fransa ekseninden ayrı biçimde öne çıkmalarının Moskova tarafından engellenmesi sessizce izlenmiş oluyor.

Füze kalkanı, İran’a destek ve enerji nakli

Yeni başkan Obama ile gelecekte değişim gösterecek gibi görünen ilişkiler yine iki başlıkta ele alınacak. Füze kalkanı ve İran’a destek. Füze kalkanı girişiminden kaynaklanan gerilim şimdilik sönümlenmiş gibi görünüyor fakat İran’la ilişkiler halen sıkıntılı.

İsrail’in Gazze saldırısı İran’ın Hamas ve Hizbullah gibi yapılara verdiği desteği azaltmadı. Ahmedinecad’ın yakın gelecekteki seçimleri düşünerek nükleer programdan vazgeçmeyeceği de açık. Üstelik bu güne kadar hiç gündeme gelmeyen uzay çalışmalarıyla, Salı günü yörüngeye gönderilen ilk uydu sayesinde batının büyük ilgisini çekerek elini bir kere daha güçlendirmiş oldu. Öte yandan Caucasian Review of International Relations’a göre; İran’ın daha ılımlı bir tavır sergilediği ve ABD’ye sürekli muhalefet etmekten vazgeçtiği düşünülürse, Avrupa ve ABD de gösterilen bu ılımlı tavır nedeniyle İran’a Nabucco aracılığıyla bir fırsat yaratabilir. Hazar gazını Avrupa'ya ulaştırması hedeflenen söz konusu boru hattı çok yüksek miktarda gaz rezervlerine ihtiyaç duyuyor. Türkmenistan zaten rezerv seçenekleri arasında. Fakat teknolojik ve siyasi alt yapı düşünüldüğünde İran da projeye gaz arzı sağlamak için uygun bir seçenek oluyor. Türkiye üzerinden geçecek Nabucco gazının bir kısmını kendi iç tüketimi için kullanmak istiyor. İran İslam Cumhuriyeti, Türkiye'ye gaz sevkıyatı yapma konusunda ikna edilebilirse Azeri/Türkmen gazı el değmeden Avrupa’ya ulaştırılarak projenin önündeki bir engel daha kaldırılmış olur. Böylelikle güvenilir bulunmayan İran, Avrupa’nın sevkıyat ağına dâhil edilmesine gerek kalmadan somut olarak ödüllendirilmiş olur. Fakat bu türden tahminlerde bulunmak için biraz erken. Çünkü Türkiye üzerinden geçecek Nabucco boru hattı için ise henüz sevkıyat firmaları ortada yok.
DW’den Bernd Riegert ise konuyla ilgili bakın ne diyor?: “AB Komisyonu, enerji stratejisi konusunda geçen Kasım ayında hazırladığı ikinci raporunda, Rus doğalgazına bağımlılığın önümüzdeki yıllarda daha da artacağına değiniyor ve 2020 yılından önce bu bağımlılığın azalmasının da söz konusu olmayacağına işaret ediyor. Zira Orta Asya’dan ya da Kuzey Afrika’dan Avrupa’ya yeni doğalgaz boru hatları kurulması ve buralarda yeni sevkıyatçı firmalarla anlaşılması, düşünüldüğünden daha uzun zaman alacak gibi görünüyor. Bunun ötesinde Rusya, Avrupa’nın planlamalarının bozulması için elinden geleni ardına koymuyor. Orta Asya ülkelerindeki rezervlerden doğalgaz satın alıyor ve doğalgazı tekelinde tutmaya çalışıyor.
Rusya AB’yi bölme çabalarında da başarılı. Moskova, dost olarak gördüğü kimi AB ülkeleri ile ikili doğalgaz boru hattı anlaşmaları imzalıyor. Diğer AB ülkelerini, özellikle de Baltık ülkelerini, Polonya’yı, Çek Cumhuriyeti’ni ve Slovakya’yı ise frenliyor. Rusya’dan doğrudan Almanya’ya doğalgaz ikmalinin gerçekleştirileceği Kuzey Denizi üzerinden geçecek boru hattı ise Almanya’nın Rusya’ya bağımlılığını azaltmayacak.”
Dolayısıyla Tahran'ın yeniden uluslar arası camiada yer alıp almayacağı büyük oranda Rusya’ya daha doğrusu Rusya’nın tercihlerine bağlı. Nitekim Medvedev-Putin ikilisi, Obama yönetimi süresince Tahran'ı desteklemenin kazançtan çok kayıp sağlayacağının farkına varabilir, ki aslına bakılırsa Rusya’nın nükleer silahlara sahip bir İran’dan elde edebileceği bir şey de yok. Bu açıdan bakıldığında, 2009 zaten taktik hedefler düzeyinde ilerleyen Rus-İran ittifakının muhtemelen ya pekişme ya da kırılma dönemi olacak.
Çeşitli analistlere göre son aylarda petrol ve doğal gaz fiyatlarında düşüş yaşanması, yaşam standardında istikrarlı bir yükseliş sağlaması karşılığında Kremlin’e iç muhalefeti bastırma hakkı veren toplumsal mutabakata zarar vermeye başladı bile. Ekonomide meydana gelen küçülme ise istihdam rekabetini artırırken, yabancı düşmanlığına dayalı milliyetçiliği körüklüyor. Kremlin’in de muhalefetle başa çıkabilmek için zorunlu olarak yeni gelişen bu milliyetçilik tarzını benimsemesi gerekiyor. Böyle bir durumda, dikkatleri ekonomik anlamda sergilediği kötü performanstan uzaklaştırmak isteyen bir Rusya'nın dış politikasında daha saldırgan bir yaklaşım benimsemesi, istatistiklere, bakarak söylenebilir.

Sonuç olarak fazlaca şımartılmadan gönlü hoş tutulması gereken iki numaralı evlat; Rusya hem iç çelişkileri hem de uluslar arası arenadaki kimi başarısızlıklarına rağmen 2009 mali kriz ortamında gelişebilecek siyasi krizlerin önemli aktörlerinden olmaya devam edecek.

RUSYANIN TEHLİKELİ OYUN ALANI

Özgür ATAK ozguratak@gmail.com http://fotografneyianlatir.blogspot.com/

Bu yazı Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.

Çok kutuplu dünya mı yoksa tek kutuplu dünya mı tartışmaları yapılırken, özellikle küresel ölçekte uygulanan neo-liberal politikalar bir çok ülkenin giderek daha fazla yoksullaşmasına ve ABD başta olmak üzere batılı güçlerin gezegenimizi istedikleri gibi sürüp biçebilecekleri bir tarla olarak görmelerine nende oldu. Bu nedenle geleneksel batılı aktörler karşısında, gerek gücünü geçmişten alan gerekse de nüfuslarından alan bir dizi küresel veya bölgesel yeni hegemonya adayı ortaya çıktı. Bunların başında hiç kuşku yok ki “bıraksalar çok daha fazlasını bir çırpıda yapacak” olan Rusya geliyor. Gerek kimi zaman yaşadığı yönetim zaaflarıyla gerekse de karşılaştığı ekonomik krizler nedeniyle halen gücü tam olarak kavranılmamış bir ülke Rusya. Fakat yaralı ve yorgun bir devin nekahet dönemi gibi kendini toparlamak için geçirdiği yaklaşık yirmi yıllık süre içinde sürekli temkinli açılımlar geliştirdi. Adeta kimseye güvenmez bir halde, temelde ABD’yi karşısına alan politikaları tercih etti. Geçtiğimiz birkaç yıl içinde doğrudan kendisini savunmasını gerektirecek durumların dışında dünyanın ihtilaflı herhangi bir yerinde sürekli olarak ABD ve kimi durumlarda da AB politikalarına karşı olmayı seçip tarafsızmış görünmeye çalıştı.

Bu durum yanı başında, olayların hiç bitmediği ve enerji açısından son derece önemli Ortadoğu bölgesi için de geçerli. Sürekli gücünden korkulan ama tarafsızlığından yararlanılan, dengeleyici bir aktör olma tercihindeki Rusya, Sovyetler Birliği zamanındaki gibi her durumda tavrını net bir biçimde otaya koyan ve taraf olan ülke görüntüsünden son derece uzak. Batıya karşı güçlenmesinde yararlanacağı ülkelere karşı dahi hep belli bir mesafeyi korumayı tercih ediyor.

Rusya bu gün neredeyse, Ortadoğu da görülen bütün çatışmaların birbiri ile iç içe geçmiş sorunlardan kaynaklandığını düşündüğünden çıkan her karmaşanın uluslararası destekli diplomatik bir yolla çözülmesi gerektiğine vurgu yapıyor. Moskova o kadar tarafsız ki bölgedeki devlet dışı aktörler ile de diyalogunu sürekli geliştiriyor. Öyle ki hatırlanacak olursa Vladimir Putin, 8–9 Şubat 2006 tarihinde İspanya’ya gerçekleştirdiği bir ziyaret sırasında, Filistin’de seçimleri kazanan HAMAS örgütü ile ilişkileri kesmeyeceğini ve bu örgütün yöneticilerini Moskova’ya davet edeceğini açıklayarak Batı dünyasını şaşırtmış hatta dehşete düşürmüştü. Ayrıca Hizbullah da Hamas da Rusya tarafından terör listesine eklenmemiş durumda. Kuşkusuz Rusya’nın bu gruplar ile iletişim içerisinde olması, bölgede daha geniş bir hareket alanı ve daha etkin bir diyalog kurabilmesine imkân sağlıyor.

Bir diğer önemli nokta da Rusya’nın bölgeye yönelik politikasının daha çok ekonomik karakterli olmasıdır. Bir yandan Sovyetler Birliği döneminden kalan silah sağlayıcı ülke konumunu tekrar kazanmak istiyor diğer yandan enerji ve ticaret alanında ilişkiler de geliştirmeye çalışıyor. Bu kapsamda Türki Cumhuriyetlerin olduğu coğrafyada SSCB’nin dağılmasıyla İslamiyet’in yeniden canlanmaya başlaması başta İran olmak üzere Orta Doğu’daki radikal İslamcıların bu bölgeye akın edeceği düşüncesiyle bölge politikasında İran’a öncelik verdi. Zaten mevcut ve muhtemel ticari ilişkiler, Çeçenistan meselesinde Tahran’ın ortalama tepkiler vermesi, Tacikistan’daki iç savaş, Hazar Havzası’ndaki enerji kaynakları için Rusya ile ABD arasında geçen çekişmede İran faktörü, İran’ı Moskova açısından değerli kılıyor. Sekiz yıl süren İran ırak savaşında savaşın son bir yılına kadar Irak’ı destekledikten sonra İran’ı desteklemeye başlamış ve iki silah anlaşması imzalamasının ardından 90-91 yılları arasında İran’ın Rus askeri teknolojisine bağımlılığı artmıştı. Diğer taraftan 1997 yılında Gazprom, ABD’nin karşı çıkmasına rağmen İran ile Basra Körfezi’nde gaz yatakları arama projelerini başlatmıştı.Hatırlanacağı üzere askerî teknolojinin yanı sıra Rusya, İran’a atom reaktörü de inşa ediyordu. Ayrıca Afganistan’da Taliban’ın iktidara gelmemesi ve Azerbaycan’ın güçlenmemesi konusunda Rusya’yla birlikte hareket etmişlerdi. İki ülke birlikte Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı’nın hayata geçmemesi için ellerinde geleni yapmışlardı.

İran’ın ekonomik durumu nedeniyle borçlarını zamanında ödeyememesi (Yeltsin dönemi) ve Hazar’ın statüsünün halen netlik kazanmaması nedeniyle zaman zaman gerilimler yaşansa da, Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan enerji kaynaklarının üçüncü ülkelere ihracatında Moskova’ya alternatif olabilecek seçenekler sunmak istese de iki ülke Ortadoğu’da ve hatta dünyada sıkı müttefikler görünümündeler. İslam Konferansı Örgütü’nün dönem başkanlığını yaptığı zamanlarda Rusya’nın Çeçenistan’a operasyon düzenlemesini eleştiren ama bunu yaparken sakin bir dil kullan İran ikinci nükleer santral yapımı için Rusya ile anlaşma imzalayarak üslubu karşılığında kazançlı çıkmıştı.

Moskova, Hazar petrol ve gazının kullanımı konusunda her zaman Amerikan planlarına karşı Tahran’a ihtiyaç duydu. Rus uzmanlar, Bush’un görev süresi sona erdikten sonra İran’ın Irak’taki konumunun güçleneceği ve İran’ın da İran-Irak sınırında bulunan Majnun petrol yataklarını işletme konusunda Rusya gibi stratejik bir partnere ihtiyacı olacağı yönünde yorumlarda bulunuyor. Bütün bu sayılanlar sayesinde Moskova Ortadoğu’nun ABD saffında yer almayan en büyük ülkesine yakın durarak hem bölgesel hem de küresel arenada ağırlığı arttırıp “dengeleyici” rolünü güçlendiriyor.

Peki ya İsrail?

SSCB döneminde İsrail karşıtı bir Arap Birliği’nin kurulmasını destekleyen ve bu ülkeyle ilişkilerini sınırlı tutan Moskova’nın, bugün için bölgedeki en önemli ticari ortağı İsrail’dir. SSCB zamanında göç edememiş çok sayıda Rusça konuşan Yahudi, İsrail’e yerleşmeyi başarınca eski SSCB nüfuzundaki topraklar dışında en büyük Rusça konuşan nüfus İsrail’de ortaya çıkmış oldu.

1967 yılında kesilen Rusya ile İsrail arasındaki diplomatik ilişkiler ancak 1991 yılında yeniden kuruldu. Benyamin Netanyahu’nun Mayıs 1996 yılında seçimleri kazanmasıyla birlikte Rusya ile İsrail arasındaki ilişkiler gelişmeye başladı. İsrail, o tarihlerde ekonomik kriz yaşayan Rusya’ya 50 milyon dolarlık kredi açmış ve Rus gazına ilgi duymaya başlamıştı. Ancak Rusya’nın İran’a füze satması nedeniyle iki ülke arasındaki ilişkiler tekrar bozulmuştu. Ayrıca Arap ülkeleriyle iyi ilişkilerin geliştirilmesinden yana olan Yevgeniy Primakov’un dışişleri bakanı olmasıyla birlikte Moskova, İsrail’in Filistin politikasını da olumsuz bir biçimde eleştirmeye başlamıştır.

Fakat Putin döneminde, sayılan bütün karşılıklı iyi niyete dayalı ilişkilere rağmen devlet başkanları seviyesinde yüz yüze görüşmeler gerçekleşememişti. Daha sonra Putin İsrail’e gidince Devlet Başkanı Moşe Katsav ile Başbakan Ariel Şaron, ziyareti “tarihî” olarak nitelendirmişti. Zira, sadece Sovyet liderleri değil, Rus çarları dahi “kutsal topraklara” ayak basmamıştı. Putin’in ziyareti sırasında İsrailli yetkililer, Moskova’nın Arap ülkelerine silah satışı ve Rusya’da her geçen gün artan Yahudi düşmanlığı konusundaki kaygılarını dile getirmişlerdir. Ancak, Putin’in ziyareti bu kaygıları azaltmamış, hatta Putin’in “Ağlama Duvarı”nı ziyareti sırasında kipa takmayı reddetmesi, tarafları diplomatik krizin eşiğine getirmiştir. Buna karşılık, ziyaretin her iki ülke açısından da en önemli neticesi, ticari anlaşmalar imzalanmış olmasıdır.

Sonuç olarak kendi içinde dahi bir dizi etnik sorun yaşayan, sınırlarında ABD güdümlü istikrarsızlıkların türediği bir ülke olan Rusya elini bir türlü rahatlatıp her şeyiyle ABD’nin ve AB’nin karşısına çıkamıyor. Bu nedenle adeta kaçak dövüşüyor. Her daim Ortadoğu’da bir ağırlığı olduğunu hissettirmeye çalışarak yol alıyor. Başta da belirttiğimiz gibi kendine doğrudan bir tehdit olmadığı sürece agresif davranmaktan kaçınıp, ekonomik ve siyasi olanı seçiyor. Bölgede ve hatta dünyada daha da güçlü olabilmesi için çok daha etkili siyasi ve politik bir işleyişin içinde yer alması gerekir. Şangay İşbirliği Örgütü bunlardan biriydi ama daha önemlisi olası bir Rusya, İran, Katar, Cezayir ve Venezuela ittifakıyla kurulan gaz alanında OPEC benzeri bir kuruluşun kurulmasıdır. Bu sayede batı hegemonyası biraz daha zorlanıp resesyona giren ekonomileriyle çok kutuplu dünya gerçeğine ayak uydurabilir.

KAFKASLAR’IN YENİ YILDIZI ABHAZYA

Özgür ATAK ozguratak@gmail.com http://fotografneyianlatir.blogspot.com/

Bu yazı Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.

Bölgemiz ne yazık ki gündemi sürekli değişen ve bu değişim içinde de çok sayıda masum insanın canının yandığı bir bölge. Göz yaşları dökülen kanları yıkamaya yetmiyor. Kafkaslardaki kanlı Gürcistan-Rusya çatışmasının son bulmasının üzerinden daha beş ay geçmemişken, dinmek bilmeyen ve adeta bir Ortadoğu klasiği haline gelen Filistin meselesi yeniden gündeme oturdu. Ve haklı olarak Kafkaslar, en azından şimdilik, unutuldu. Fakat Rsuya’nın enerji kartını her istediğinde, ekonomik zararlarını göze alarak, masaya koyması ve bu sayede ilgili ülkelere siyasi müdahalede bulunması başta Rusya çeperindeki ülkeleri ve giderek Avrupa’yı daha da yakından ilgilendiriyor.

Güney Osetya bölgesinde yaşananların gölgesinde kalan Abhazya yakın zamanda yeniden gündeme gelecek gibi görünüyor. Bir çok alanda yeniden bir ağırlık merkezi olmaya çalışan Rusya yeni ABD başkanı Obama’dan, geleceğe dair nahif beklentilerin rüzgarında kendi “oyun bahçesini” yeniden düzenleme çabasında.

Abhazya gerçeği

Hatırlanacağı üzere bölgede yaşanan çatışmaların hemen ardından, Abhazya parlamentosu Gürcistan’da ortaya çıkan siyasi gevşekliği fırsat bilip bağımsızlığını ilan etmişti. Bu ilanın Rusya tarafından tanınması, aslına bakılırsa bölgede hem Gürcistan hem de Rusya için beklenmeyen sonuçlar doğurabilecek bir hale gelmiş durumda. Ağustos 2008'de Gürcü ve Rus askerleri operasyonları, kanlı çatışmaların yer aldığı Güney Osetya'yı değil, gerçekte çatışmaların hiç de merkezinde yer almayan Abhazya'yı hedef almaktaydı. 60 bin nüfuslu Güney Osetya aslen ticari yada askeri bir önemi olmamasına rağmen, siyasi olarak zayıflatılmak istenen Gürcistan ve elde edilmek istenen pasta dilimi Abhazya için bir bahaneydi adeta.

Gürcistan’la Ukrayna ’nın NATO’ya aynı tarihte Aralık 2008’de girmeleri gerekiyordu ve Gürcistan Abhazya’yı siyasi olarak yanında tutmayı becerebilseydi Rusya’nın Karadeniz filosu ciddi biçimde zarar görebilirdi. Çünkü Novorossiysk’teki askeri deniz üssü gerek konumu gerekse de boyutları nedeniyle Sivastopol üssünün rolünü üstlenebilecek yapıda değil. Neticede Moskova yeni bir deniz üssün bulma sorunuyla karşı karşıya gelecekti. Savaş gemileri için en uygun üslenme yeri Abhazya ve Acaristan’ın başkentleri olan Sohum ve Batum’dur. Böylece Rusya için Abhaz milliyetçiliğini öne çıkarmak, bu bağlamda Gürcistan’ı kışkırtmak, Abhazya'nın bağımsızlığını teşvik etmek, böylelikle de Sohum'la Karadeniz filosunun üstlendirilmesini garanti altına almak için askeri işbirliği antlaşması imzalamak önem kazandı. Amerikan ve Avrupa desteğine güvenerek Güney Osetya'da savaş başlatan Şaakaşvili Rus politikacıların bu planında umulan rolü üstlendi ve Abhazya’yı Rusya’ya adeta hediye etti.
Fakat Moskova’nın Gerek Güney Osetya’yı gerekse de Abhazya’yı tanıması, hem uluslar arası arenada bir ülkenin bütünlüğüne dair (örneğin Sırbistan) söylemindeki inandırıcılığı hem de kendi ülkesindeki ayrılıkçılara (başta Çeçenya) karşı geliştirdiği tavırlardaki haklılığını kaybetmiş oldu. Üstelik sadece Rusya tarafından tanınan Abhazya’yı kimse yalnız bırakmaz. Bu gün Gürcistan’ın, Rusya karşısında Osetya savaşında ABD ve AB tarafından yalnız bırakılmasıyla bir kez daha öneminin giderek azaldığı görülmüştür. Yakın gelecekte ise kendileri açısından olumlu bir gelişme olmayacak gibi görünüyor. Yeni süreçte önem alanı giderek daralıyor ve Abhazya ile Acarsitan’a kayıyor. Acaristan şimdilik, çıkarlarının Gürcistan merkezi hükümetiyle iyi geçinmesinden yana olduğunu düşünüyor. Bunu kuşkusuz stratejik bir limana sahip olmak ve Türkiye ile sınır bölgesinde bulunmak nedeniyle birlik içinde imtiyazlı bir yer edineceği düşüncesiyle tercih ediyor.
Abhazya’ya gelecek olursak yalnız bırakılmayacak bu ülkenin gündeminde bir dönem “Büyük Rusya’ya” ilhak olmak vardı. Fakat hızla değişen dünya gündemi bu seçeneği bir süreliğine ertelemişe benziyor. ABD’nin de kendilerinin bağımsızlığını tanıyacak olması Kafkasya’da dengeleri bir anda değiştirebilir. Bir zamanlar heybetli “Turuncu Devrimlerin” görüldüğü Gürcistan bir anda saha kenarına alınıp, yerine alt yapıdan yetişen genç ama kendisine fırsat verilmesini bekleyen oyuncu sahalara sürülebilir. Çok daha küçük, dolayısıyla maliyeti az, kolay kontrol edilebilir Abhazya her durumda çok daha iyi bir oyuncu olarak tercih nedeni olabilir.

Gürcistan, Kırgızistan ve Ukrayna'da ortaya çıkan ve başlarda başarılıymış gibi görünen renkli devrimlerin peşi sıra ABD ve AB’nin Rusya’yı adı geçen ülkelerde batı yanlısı partilerin iktidara gelmesi suretiyle köşeye sıkıştırma girişimleri temelinde turuncu devrim önemli bir gündem maddesiydi. Fakat Osetya meselesinden sonra son doğal gaz krizi de gösteriyor ki ne Turuncu devrimler istenen başarıyı göstermiştir ne de Rusya’nın etkisi, ki kendisinin tüm basiretsizliklerine rağmen, kolaylıkla ortadan kaldırılabilir.

Şimdilerde durulmuş gibi görünen doğu Slav toprakları ve Kafkasya, 2006 yılında Beyaz Rusya ile başlayan geri dönüş, Ukrayna ile gaz sevkıyatı bahane edilerek yaşanan periyodik problemler ve Osetya meseleleriyle Rusya tarafından istikrarlı ve dikkatli bir biçimde izleniyor ve hatta yönlendiriliyor.

Umarız bu güç yarışında masum insanların kanları dökülmez ve aktörler dünya kaynaklarının sınırlı oldukları ve onlar için savaşıldıkça daha çok tükendiklerini unutmazlar.

FİLLER TEPİŞİYOR ÇİMENLER EZİLİYOR

Özgür ATAK ozguratak@gmail.com http://fotografneyianlatir.blogspot.com/

Bu yazı Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.

AVRUPAYLA RUSYA ARASINA SIKIŞAN UKRAYNA

Dünyadaki en büyük yedinci, enerji alanında ise ExxonMobil, Royal Dutch Shell, BP’den sonra en büyük dördüncü şirket olan Rus devi Gazprom, 2 milyar dolarlık borç ve yeni anlaşma detaylarında uzlaşma sağlanamaması nedeniyle Ukrayna'ya verdiği gazı yılbaşında kesmişti. Bilindiği gibi Türkiye, Rusya'dan ithal ettiği yıllık 30 milyar metreküplük gazın 14 milyar metreküpünü Ukrayna üzerinden gelen Batı Hattı yoluyla alıyor. Bu nedenle Türkiye de diğer bir çok Avrupa ülkesi gibi risk altında.

Hatırlanacağı üzere yaklaşık 2 yıl önce, yine benzeri bir anlaşmazlık yaşanmış ve Ukrayna, Rusya'nın Türkiye'ye verdiği gazı kendi ihtiyacı için kullanmıştı. Ukrayna'nın çektiği gaz nedeniyle gaz basıncı düşünce Türkiye zor günler geçirmişti. Şu an için Türkiye’ye dair tehlike atlatılmış gibi görünse de Avrupa için durum ciddiyetini koruyor.

Sorunun ekonomik boyutu

Aralık ayı boyunca süren müzakereler sonunda Rusya ve Ukrayna bir anlaşmaya varamamıştı ve Ukrayna hükümeti adeta başına gelecekleri sezmişçesine çelişkili bir dizi açıklama/ savunma yapmıştı. Başbakan Timoşenko, Gazprom’a olan borcun Ukrayna’ya değil, aracı firma RosUkroEnergo şirketine ait olduğunu açıklamış, daha sonra Devlet Başkanı Yuşenko ise 1 milyar dolarlık borcun ödendiğini, geri kalanının ise 2009 Ocak ve Şubat aylarında ödenmek üzere bölündüğünü açıklamıştı. Fakat yapılan bu açıklamaları Gazprom reddetmişti. Bunun üzerine Gazprom eğer 1.67 milyar dolarlık borç ve 450 milyon dolarlık gecikme cezası ödenmez ise 1 Ocak tarihinde Ukrayna’ya gaz akışının kesileceğini açıklamıştı. 30 Aralık günü Ukrayna gaz dağıtım şirketi Neftogaz, RosUkroEnergo’ya 1,5 milyar dolarlık ödeme yaptığını ve gecikmenin bu aracılık işleri nedeniyle olduğunu bildirmişse de Gazprom herhangi bir ödeme yapıldığına dair kendilerine bir bilgi ulaşmadığını tüm Avrupa basınına yazılı olarak bildirmişti. Zaten bir süredir Gazprom gelişen bu sıkıntılar üzerine Neftogaz’ın, yaşanan herhangi bir kesinti durumunda AB’ye gönderilen gazdan kesinti yapılacağı tehdidinde bulunduğunu iddia ediyordu.

Gazprom Ekim-Kasım 2008 dönemine ait olmak üzere 2 milyar dolarlık borcun kendilerine ödenmediği sürece yeni bir anlaşmaya imza atmamaktan yana tavır koyarken, 2009 yılı doğalgaz satış fiyatı konusunda da uzlaşma olmadı. Bu nedenle Gazprom şu anda Ukrayna'ya transit geçiş anlaşması çerçevesinde sadece Avrupa ve Türkiye'ye iletilmek üzere gaz veriyor.

Rusya gaz fiyatını arttırırken Ukrayna transit ücrette artış istiyor

Ukrayna ile Rusya arasında yeni doğalgaz anlaşmasına yönelik görüşmeler ekim 2008'de başlamıştı. Ukrayna en son bin metreküp gaz için 179.5 dolar öderken, Rusya bu miktarın yeni anlaşmayla 250 dolara çıkmasını istiyordu. Sunulan bu yeni tarifenin Avrupalı müşterilerine önerilenin neredeyse yarısı olduğunu belirten Gazprom yetkilileri bu yeni fiyatın kabul görmediğini dile getirdiler. Ukrayna, 2005 yılında bin metreküp gaz ithalatı için Rusya'ya 50 dolar, 2006 yılında 95 dolar, 2007 yılında ise 135 dolar ödemişti. Bu kademeli fiyat artışını Gazprom Ermenistan, Moldova, Beyaz Rusya ve Baltık ülkeleri gibi eski Sovyet ülkelerinde de uyguladı. Uluslar arası ajanslara göre Ukrayna ile Rusya arasında yeni yıla ait gaz sözleşmesi imzalanamamasındaki bir diğer neden de transit geçiş ücretlerinin Ukrayna tarafından arttırılmak istenmesi. Aslında transit anlaşması 2010 yılına kadar geçerli ve her yıl Avrupa'ya 110 milyar metreküp gaz transfer ediliyor ve bunun için Rusya Ukrayna'ya her 100 kilometre için 1.60 dolar geçiş ücreti ödüyor. Görüşmeler sırasında Ukrayna, eğer gaz fiyatlarında bir artış olacaksa transit geçiş ücretlerinde de artış olması gerektiğini savunuyordu.

Rus Enerji Politikası ve Ukrayna ile İlişkiler: Rusya alternatif yol arayışında

Geçtiğimiz sekiz yıla bakıldığında Rusya’nın dış politikasının enerji eksenli seyrettiği görülür. 2000 yılında Devlet Başkanı olan Vladimir Putin, Rusya’nın muazzam enerji kaynakları ve stratejik konumunu ekonomik ve siyasi güce dönüştürmenin en büyük hedefleri olduğunu ilan etmişti. Gerçekten de Rusya, Vladimir Putin döneminde, özellikle enerjiden elde edilen gelirlerle önemli ekonomik gelişme yaşarken, enerji ticareti Rusya için önemli bir stratejik araç haline geldi. Batı yanlısı politikalar benimseyen Ukrayna ve Gürcistan gibi eski Sovyet ülkeleri üzerinde Rusya, enerji bağımlılığını kullanarak ekonomik ve siyasi baskı kurmaya çalışırken, Kremlin yörüngesinde kalan ülkeler için Rusya ile ilişkiler çok daha sorunsuz gelişti.
Rusya’nın bu krizden amaçladığı, yalnızca Ukrayna’yı daha yüksek fiyatlar konusunda ikna etmek değil, ülkedeki siyasi ve ekonomik istikrarsızlığı arttırarak, bu kritik dönemde Turuncu iktidar üzerinde baskı oluşturmak olduğu açıkça görülüyor.

Bahsi geçen yörünge dışında yol alan Ukrayna’da iktidar, her ne kadar kendi rezervleri ile kesintiye bir süre için dayanmaya çalışacaksa da, krizin kalıcı biçimde çözülememesi siyasi anlamda ciddi biçimde olumsuz etkilenecektir. Bir senedir siyasi istikrarsızlık sebebiyle önemli ekonomik sorunlarla uğraşan Ukrayna’da hükümete desteğin azalması, 2010’daki başkanlık seçimlerinde Rusya yanlılarının avantajlı konuma gelmesi, hatta ülkedeki iktidarın dağılması seçeneğini daha olası kılıyor. Ukrayna’nın, özellikle AB Dönem Başkanı Çek Cumhuriyeti’nden gelen açıklama sonrasında Batılı devletlerden destek beklentisi iyice azalmış görünüyor.
Rusya tüm bu gelişmeleri fırsat bilerek yıllardır yaşadığı kriz nedeniyle, Avrupa'ya giden Rus gazının yüzde 80'ine ev sahipliği yapan bu ülkeyi by-pass edecek yeni alternatif geçiş yolları arayışında. Bu çerçevede Güney Akım Projesi'ni gündeme getiren Rusya, bu hat üzerinden Rus gazının Karadeniz altından önce Bulgaristan'a oradan da Yunanistan ile Sırbistan'a taşınmasını sağlayacak seçeneği gündeme almış durumda. Macaristan'ı da bu güzergaha katan Rusya, burada bir gaz deposu da kurmak istiyor. Rusya ayrıca Baltık Denizi altından Almanya'ya da doğalgaz taşımak için çalışmalara başladı fakat küresel ekonomik kriz nedeniyle bu projelerin hayata geçmesi bir süre daha gecikecek gibi görünüyor.

Öte yandan Geçtiğimiz yıl içerisinde Orta Asya ülkeleri ile yeni enerji anlaşmaları imzalamayı kabul eden Moskova, artık bölgeden alınan enerji kaynaklarına eskisine oranla çok daha yüksek fiyatlar ödüyor.

Bu açıdan Ukrayna ve diğer bazı ülkelere yönelik bu yüksek fiyat uygulamasının altında Küresel kriz ve düşen petrol fiyatları ile Türkmenistan’dan alınan enerji için ödenen yüksek fiyatlar yattığı da söylenebilir.