16 Şubat 2009 Pazartesi

RUSYANIN TEHLİKELİ OYUN ALANI

Özgür ATAK ozguratak@gmail.com http://fotografneyianlatir.blogspot.com/

Bu yazı Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.

Çok kutuplu dünya mı yoksa tek kutuplu dünya mı tartışmaları yapılırken, özellikle küresel ölçekte uygulanan neo-liberal politikalar bir çok ülkenin giderek daha fazla yoksullaşmasına ve ABD başta olmak üzere batılı güçlerin gezegenimizi istedikleri gibi sürüp biçebilecekleri bir tarla olarak görmelerine nende oldu. Bu nedenle geleneksel batılı aktörler karşısında, gerek gücünü geçmişten alan gerekse de nüfuslarından alan bir dizi küresel veya bölgesel yeni hegemonya adayı ortaya çıktı. Bunların başında hiç kuşku yok ki “bıraksalar çok daha fazlasını bir çırpıda yapacak” olan Rusya geliyor. Gerek kimi zaman yaşadığı yönetim zaaflarıyla gerekse de karşılaştığı ekonomik krizler nedeniyle halen gücü tam olarak kavranılmamış bir ülke Rusya. Fakat yaralı ve yorgun bir devin nekahet dönemi gibi kendini toparlamak için geçirdiği yaklaşık yirmi yıllık süre içinde sürekli temkinli açılımlar geliştirdi. Adeta kimseye güvenmez bir halde, temelde ABD’yi karşısına alan politikaları tercih etti. Geçtiğimiz birkaç yıl içinde doğrudan kendisini savunmasını gerektirecek durumların dışında dünyanın ihtilaflı herhangi bir yerinde sürekli olarak ABD ve kimi durumlarda da AB politikalarına karşı olmayı seçip tarafsızmış görünmeye çalıştı.

Bu durum yanı başında, olayların hiç bitmediği ve enerji açısından son derece önemli Ortadoğu bölgesi için de geçerli. Sürekli gücünden korkulan ama tarafsızlığından yararlanılan, dengeleyici bir aktör olma tercihindeki Rusya, Sovyetler Birliği zamanındaki gibi her durumda tavrını net bir biçimde otaya koyan ve taraf olan ülke görüntüsünden son derece uzak. Batıya karşı güçlenmesinde yararlanacağı ülkelere karşı dahi hep belli bir mesafeyi korumayı tercih ediyor.

Rusya bu gün neredeyse, Ortadoğu da görülen bütün çatışmaların birbiri ile iç içe geçmiş sorunlardan kaynaklandığını düşündüğünden çıkan her karmaşanın uluslararası destekli diplomatik bir yolla çözülmesi gerektiğine vurgu yapıyor. Moskova o kadar tarafsız ki bölgedeki devlet dışı aktörler ile de diyalogunu sürekli geliştiriyor. Öyle ki hatırlanacak olursa Vladimir Putin, 8–9 Şubat 2006 tarihinde İspanya’ya gerçekleştirdiği bir ziyaret sırasında, Filistin’de seçimleri kazanan HAMAS örgütü ile ilişkileri kesmeyeceğini ve bu örgütün yöneticilerini Moskova’ya davet edeceğini açıklayarak Batı dünyasını şaşırtmış hatta dehşete düşürmüştü. Ayrıca Hizbullah da Hamas da Rusya tarafından terör listesine eklenmemiş durumda. Kuşkusuz Rusya’nın bu gruplar ile iletişim içerisinde olması, bölgede daha geniş bir hareket alanı ve daha etkin bir diyalog kurabilmesine imkân sağlıyor.

Bir diğer önemli nokta da Rusya’nın bölgeye yönelik politikasının daha çok ekonomik karakterli olmasıdır. Bir yandan Sovyetler Birliği döneminden kalan silah sağlayıcı ülke konumunu tekrar kazanmak istiyor diğer yandan enerji ve ticaret alanında ilişkiler de geliştirmeye çalışıyor. Bu kapsamda Türki Cumhuriyetlerin olduğu coğrafyada SSCB’nin dağılmasıyla İslamiyet’in yeniden canlanmaya başlaması başta İran olmak üzere Orta Doğu’daki radikal İslamcıların bu bölgeye akın edeceği düşüncesiyle bölge politikasında İran’a öncelik verdi. Zaten mevcut ve muhtemel ticari ilişkiler, Çeçenistan meselesinde Tahran’ın ortalama tepkiler vermesi, Tacikistan’daki iç savaş, Hazar Havzası’ndaki enerji kaynakları için Rusya ile ABD arasında geçen çekişmede İran faktörü, İran’ı Moskova açısından değerli kılıyor. Sekiz yıl süren İran ırak savaşında savaşın son bir yılına kadar Irak’ı destekledikten sonra İran’ı desteklemeye başlamış ve iki silah anlaşması imzalamasının ardından 90-91 yılları arasında İran’ın Rus askeri teknolojisine bağımlılığı artmıştı. Diğer taraftan 1997 yılında Gazprom, ABD’nin karşı çıkmasına rağmen İran ile Basra Körfezi’nde gaz yatakları arama projelerini başlatmıştı.Hatırlanacağı üzere askerî teknolojinin yanı sıra Rusya, İran’a atom reaktörü de inşa ediyordu. Ayrıca Afganistan’da Taliban’ın iktidara gelmemesi ve Azerbaycan’ın güçlenmemesi konusunda Rusya’yla birlikte hareket etmişlerdi. İki ülke birlikte Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı’nın hayata geçmemesi için ellerinde geleni yapmışlardı.

İran’ın ekonomik durumu nedeniyle borçlarını zamanında ödeyememesi (Yeltsin dönemi) ve Hazar’ın statüsünün halen netlik kazanmaması nedeniyle zaman zaman gerilimler yaşansa da, Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan enerji kaynaklarının üçüncü ülkelere ihracatında Moskova’ya alternatif olabilecek seçenekler sunmak istese de iki ülke Ortadoğu’da ve hatta dünyada sıkı müttefikler görünümündeler. İslam Konferansı Örgütü’nün dönem başkanlığını yaptığı zamanlarda Rusya’nın Çeçenistan’a operasyon düzenlemesini eleştiren ama bunu yaparken sakin bir dil kullan İran ikinci nükleer santral yapımı için Rusya ile anlaşma imzalayarak üslubu karşılığında kazançlı çıkmıştı.

Moskova, Hazar petrol ve gazının kullanımı konusunda her zaman Amerikan planlarına karşı Tahran’a ihtiyaç duydu. Rus uzmanlar, Bush’un görev süresi sona erdikten sonra İran’ın Irak’taki konumunun güçleneceği ve İran’ın da İran-Irak sınırında bulunan Majnun petrol yataklarını işletme konusunda Rusya gibi stratejik bir partnere ihtiyacı olacağı yönünde yorumlarda bulunuyor. Bütün bu sayılanlar sayesinde Moskova Ortadoğu’nun ABD saffında yer almayan en büyük ülkesine yakın durarak hem bölgesel hem de küresel arenada ağırlığı arttırıp “dengeleyici” rolünü güçlendiriyor.

Peki ya İsrail?

SSCB döneminde İsrail karşıtı bir Arap Birliği’nin kurulmasını destekleyen ve bu ülkeyle ilişkilerini sınırlı tutan Moskova’nın, bugün için bölgedeki en önemli ticari ortağı İsrail’dir. SSCB zamanında göç edememiş çok sayıda Rusça konuşan Yahudi, İsrail’e yerleşmeyi başarınca eski SSCB nüfuzundaki topraklar dışında en büyük Rusça konuşan nüfus İsrail’de ortaya çıkmış oldu.

1967 yılında kesilen Rusya ile İsrail arasındaki diplomatik ilişkiler ancak 1991 yılında yeniden kuruldu. Benyamin Netanyahu’nun Mayıs 1996 yılında seçimleri kazanmasıyla birlikte Rusya ile İsrail arasındaki ilişkiler gelişmeye başladı. İsrail, o tarihlerde ekonomik kriz yaşayan Rusya’ya 50 milyon dolarlık kredi açmış ve Rus gazına ilgi duymaya başlamıştı. Ancak Rusya’nın İran’a füze satması nedeniyle iki ülke arasındaki ilişkiler tekrar bozulmuştu. Ayrıca Arap ülkeleriyle iyi ilişkilerin geliştirilmesinden yana olan Yevgeniy Primakov’un dışişleri bakanı olmasıyla birlikte Moskova, İsrail’in Filistin politikasını da olumsuz bir biçimde eleştirmeye başlamıştır.

Fakat Putin döneminde, sayılan bütün karşılıklı iyi niyete dayalı ilişkilere rağmen devlet başkanları seviyesinde yüz yüze görüşmeler gerçekleşememişti. Daha sonra Putin İsrail’e gidince Devlet Başkanı Moşe Katsav ile Başbakan Ariel Şaron, ziyareti “tarihî” olarak nitelendirmişti. Zira, sadece Sovyet liderleri değil, Rus çarları dahi “kutsal topraklara” ayak basmamıştı. Putin’in ziyareti sırasında İsrailli yetkililer, Moskova’nın Arap ülkelerine silah satışı ve Rusya’da her geçen gün artan Yahudi düşmanlığı konusundaki kaygılarını dile getirmişlerdir. Ancak, Putin’in ziyareti bu kaygıları azaltmamış, hatta Putin’in “Ağlama Duvarı”nı ziyareti sırasında kipa takmayı reddetmesi, tarafları diplomatik krizin eşiğine getirmiştir. Buna karşılık, ziyaretin her iki ülke açısından da en önemli neticesi, ticari anlaşmalar imzalanmış olmasıdır.

Sonuç olarak kendi içinde dahi bir dizi etnik sorun yaşayan, sınırlarında ABD güdümlü istikrarsızlıkların türediği bir ülke olan Rusya elini bir türlü rahatlatıp her şeyiyle ABD’nin ve AB’nin karşısına çıkamıyor. Bu nedenle adeta kaçak dövüşüyor. Her daim Ortadoğu’da bir ağırlığı olduğunu hissettirmeye çalışarak yol alıyor. Başta da belirttiğimiz gibi kendine doğrudan bir tehdit olmadığı sürece agresif davranmaktan kaçınıp, ekonomik ve siyasi olanı seçiyor. Bölgede ve hatta dünyada daha da güçlü olabilmesi için çok daha etkili siyasi ve politik bir işleyişin içinde yer alması gerekir. Şangay İşbirliği Örgütü bunlardan biriydi ama daha önemlisi olası bir Rusya, İran, Katar, Cezayir ve Venezuela ittifakıyla kurulan gaz alanında OPEC benzeri bir kuruluşun kurulmasıdır. Bu sayede batı hegemonyası biraz daha zorlanıp resesyona giren ekonomileriyle çok kutuplu dünya gerçeğine ayak uydurabilir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder