Özgür ATAK ozguratak@gmail.com http://fotografneyianlatir.blogspot.com/
Bu yazı Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.
Avrupa Birliği Projesi büyük bir medeniyet hamlesi olarak dünya kamuoyuna sunuluyordu ve biz buna karşı çıkarken Freud’un “America was a great mistake” sözünü hatırlıyorduk. Avrupa’nın genelinde kabul görmeyen anayasadan ve Euro bölgesine bir türlü girmeye ikna olmayan birlik üyesi ülkelerin dönem dönem yaptıkları açıklamalardan sonra AB’nin de ne büyük bir hata olduğu ortaya çıkıyordu. Zira birlik sürecinin sağlıklı bir şekilde yoluna devam edebilmesi için ekonomik entegrasyonun ve birliğin ideallerine uygun pazar yapısının sağlanması gerekiyordu. Fakat yaşanan ekonomik krizle birlikte tam tersi gelişmelerin söz konusu olduğunu görüyoruz.
80’lerle başlayan süreçte olmayan parayla yapılan bir dizi sanayi yatırımı, eritilmesi ancak bir “israf çağına” girilmesiyle mümkün olacak kapasite fazlası yaratmıştı. Bu israf çağı neredeyse bütün finans kuruluşlarınca şişirilen ve şiştikçe de çeperi incelen bir kredi köpüğüyle desteklendi. Gelinen noktada köpük patlayınca ne devletler üstü yapılara dönüştürülen devasa, çok uluslu şirketler ne de dünyanın en büyük ekonomileri (süper güç devletleri) bu patlamanın şiddetine göğüs gerebildiler. Toplamıyla dünyanın birinci büyük ekonomisi AB de, lokomotif ülkelerinin kendi dertlerine düşmesiyle bu şiddet karşısında tüm bağları zayıflamış ve her köşesinden sosyal gerilim/ çatışma haberleri gelen yaralı bir deve dönüşüverdi.
Krizin aşılabilmesi için açık bir iktisadi gerçek söz konusu. Stoklardan taşan kapasite fazlasının en kısa sürede ortadan kaldırılıp, temiz ve yeni bir sayfa açılması. Fakat bu öyle kolay gelişecek bir süreç değil. Zaten daralan talebin yanında işsizliğin daha da artmasına ve derin yoksullukların yaşanmasına neden olabilecek, giderek sınıfsal çatışmaların artacağı ve mevcut iktidar yapılarının değişime zorlanacağı yeni bir süreç. Bu da hükümetlerin sahip oldukları stratejik sanayilerini ve bu sanayilere ait iş gücü potansiyellerini koruyacak politikalar geliştirmesine neden olacaktır. Bunun için korumacı ekonomik modeller gündeme geliyor. Yetmiyor talep artışını sağlamak için piyasaya kaynak sağlanıyor. Fakat yaratılan talebin ithalata dönüşmemesi için de iç piyasayı koruyucu önlemler alınıyor. (Eski otomobillerini hurda niyetine satıp Alman marka yeni otomobil alana 2500 Euro’ya varan teşviklerin verilmesi gibi [Der Spiegel]). Öyle ki Fransa otomotiv sektörüne yapacağı yatırımlar için şart olarak firmaların yatırımlarını ülkeye geri döndürmelerini koyuyor [Le Monde]. Bu gelişmeler ise doğal olarak birlik projesinin niyetleriyle hiç örtüşmüyor.
Hal böyle olunca para politikalarında da serbestleşme çabaları gündeme geliyor. Bilindiği gibi bütünleşme sürecinin en önemli ayağı ortak para birimi ve dolayısıyla tek merkez bankası politikası. Avrupa Merkez Bankası’nın en başta gelen görevleri bütçe açıklarını ve kamu borçlarını düzenlemek/ sınırlamak. Fakat geçtiğimiz on yıl içinde, özellikle genişlemeyle birlikte, birlik içinde bu yönde bir homojenlik ve dolayısıyla ortak hareket etme alışkanlığı kazanılamadı. Fransa, Almanya ve İngiltere dışındaki kurucu üye ülkelerin bile bu üç ülkeye göre borçlanma ihtiyaçları ve dolayısıyla faizleri aynı değil. Bu da birbirine yapışık fakat, genleşme katsayıları farklı olan malzemelerin bir birleri üzerinde deformasyona neden olmaları gibi bir dizi çarpılmaya neden oluyor. Krizin çalkantılı ortamında tek tek ülkelerin korumacı politikaları, bir miktar da olsa, çarpılmayı azaltıyor ama kopmaları da peşinden getiriyor. Bu işleyişe bir de işsizlik artıp sosyal yardım talepleriyle radikalleşen toplumsal muhalefetler eklenince hükümetler genelden ayrı tavır almaya mecbur kalıyorlar. Öyle ki bir çok uluslar arası ortaklığını da öne sürerek İsveç hükümetinden kredi talebinde bulunan SAAB bile yeterince ulusal bulunmayarak ve kaynakların sosyal yatırımlarda kullanılacağı gerekçesiyle geri çevriliyor [Dwelle.de]. Öte yandan emek cephesinde de sosyal ilişkiler bazında, emeğin ruhuna hiç uymayan gelişmeler söz konusu. İngiltere’de yabancı işçi düşmanlığı artıyor. Sendikalar yerli çalışanların daha az vergi vermelerini sağlayacak yasal düzenlemelerin yapılması yönünde bastırıyorlar. Böylelikle değil sermayenin, “Emeğin Avrupa’sı” bile hayallerin çok uzağında kalıyor ve AB büyük bir hataya dönüşüyor.
19 Şubat 2009 Perşembe
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder