11 Kasım 2009 Çarşamba

AYDIN VE SANATÇILAR HİÇ İSYAN EDER Mİ?

Bu yazı sanat Cephesi dergisinde yayınlanmıştır.

Yıllardır süren kirli bir savaş resmi makamlarca barış yoluyla sonlandırılacak diye bir umut “hayalet” misali ülkemizde dolaşıyor. Bilen, bilmeyen bir sürü insan da o hayaletin peşinden koşuyor… Her ne şekilde olursa olsun ilk elden savaşın bitmesi/ bitirilmesi kuşkusuz en çok arzulanan şey fakat insanın insanlığıyla kalması bir sorun olarak karnımızın orta yerinde duruyor ve bizi her gece uykulardan uyandıran ağrılar doğuruyor.

Hükümetlerin bu ağrıyı dindirmek için aldığı her ilaç başka yan etkileri doğurdu. Bugün ise köklü bir ameliyat gündemde. Bu güne kadar aydın, sanatçı ve gazetecilerden kaçı bu konuya, Kürt kardeşlerimizin yaşadığı coğrafyadaki olaylara dair elini taşın altına koydu? Bilen varsa söylesin. Ama hafızalarımızı ne kadar zorlarsak zorlayalım sayının sadece, taşın altına konan elin parmakları kadar olduğunu görebiliyoruz. O parmaklardan ya da ellerden çoğu ya bir daha iflah olmayacak biçimde ezildi, ya da uzun mikro cerrahi operasyonları ve fizik tedavi yöntemleriyle anca kendilerine gelebildiler. Sonuç? Kırık, ezik parmaklı ellerin tuttuğu koca bir sıfır. Hem de her yerinden kan fışkıran bir sıfır.

Yıllarca; ekonomiye, siyasete, uluslar arası ilişkilere, spora, sanata, sepete dair sayfalarca yazı yazan, televizyon televizyon gezen, bulduğu her köşede önce ahkam kesen sonra o köşeyi ustalıkla dönen onlarca isim taşıdıkları/ toplumun onlara yakıştırdıkları “sanatçı”, “aydın” kimlikleriyle mutlu mesut yaşadılar. Sanki bu ülke her türden entelektüel faaliyetin bir güzel icra edilebildiği, konuşulan konuların ulvi meselelerden çok dar çevrelerin yüksek bilgi ve becerileriyle hallolan keyifli tartışmaların mezesi olduğu bir ülke. Her yerde yem yeşil ağaçlarımız, günde 135 litre süt veren ineklerimiz, Babil’i kıskandıracak bağlarımız, bahçelerimiz var da… Taşıdıkları kimlikten korkar halde dolaşıp etliye sütlüye; konu anca inekler olduğunda bulaşan iyi eğitimli aydınlarımız, sanatçılarımız “yaşamaya ve üretmeye devam ediyor hala!”

Tangalı sanatçılarımız

Bir diğer ekip de icraatlarını giydikleri tangalarla sergileyen ekip. Bu ekip, otla böcekle kanser tedavisi yaptığını iddia eden yalancı hekimler gibi; kucaktan kucağa gezerlerken akıllarına gelen Türkçe benzeri bir dille yazılmış şarkılarını, anaokulu piyeslerinden bile geri, film ve dizilerini sanat; kendilerini de sanatçı diye yutturan bir ekip. Aslında en tehlikelileri de bunlar. Yukarıda bahsedilenler hiç değilse az biraz sanat yapıyorlar, sepetin kulpundan tutuyorlar. Bu yalancı şifacılar ise her türlü vücut sıvısının karışımıyla yapılan bir bulamacı başlarından aşağı boca edip insan içine çıkıyorlar… Gerçi çok da haksızlık etmemek gerek; televizyonlarda gösterilen gece kulübü eğlencesindeki bu tangalı sanatçılar, bir birlerini dürterken, tango taklidi tongaya basmama telaşında dondurulduklarında, ortaya çıkan her bir kare adeta birer Picasso şaheseri… İşte sanat...

Lafı uzatmayalım. Başından beri isim vermeden işaret etme gayretiyle evirilip çevrilen laf bağlansın artık. Şehir efsanesine dönüşen Kürt Açılımı da işte yine etliye sütlüye bulaşmayan aydınlarımızı ve tangalı sanatçılarımızı tahrik etti. İsterik bir şekilde ortaya saçıldılar ve her biri boylarından büyük laflar ettiler. Ama ikisi var ki, yıllar sonra tarihi değiştiren konuşmalar listesinde yerlerini alacaklarına hiç şüpheniz olmasın.

Toplumsal meselelerle bağı karda yetişen çiçekleri koruma ve yaşatma faaliyetiyle sınırlanmış Sezen Aksu en birinci sanatçı olu verdi. Üstelik iyi aile kızı Minik Serçe annesine babasına danışmadan da tek bir laf etmiyor: "Annemle, babamla konuştum. Son açılımınızı hep birlikte, canı gönülden destekliyoruz. Sürecin güzel bir şekilde tamamlanması için elimden geleni yapmaya hazırım. Annem ve babam, bu sürecin karşısında duranları iki cihanda lekeli kabul ediyorlar, ben de öyle görüyorum. Türkiye'nin her köşesinde ayrı bir güzellik var. Türkiye'nin her karesi aynıdır, bizim ayrımız gayrımız yok, olamaz da.”
Herhalde bir bildiği var. CHP lideri Deniz Baykal’ı bile çileden çıkaran belirsizlik Sezen Aksu için söz konu değil ki, böyle bir çıkışla süreci destekliyor.

İkinci Körfez Savaşı öncesinde de gayet insani gerekçelerle ve refleksle magazin camiası da “Savaşa hayır!” demişti. Demişti de; iş, ta oralara asker göndermemize gelince yine birkaç Donkişot’tan başkası ses çıkarmamıştı. Hele bu tangalılar bir gün önce attıkları slogandan pişman olmuşlardı. “Biz bilmeyiz, karışmayız.” a gelmişti sıra. Bulutsuzluk Özlemi, Bağdat Kafe isimli şarkısının video klipinde ekranın köşesine “Savaşa Hayır!” yazmıştı. Televizyon kanalları ya o yazıyı kapatarak yayınladılar ya da hiç yayınlamadılar bu klipi. Bu ülke böyle bir ülke. Yıllardır güney doğuda insanlarımızın neden ve ne şekilde öldüğüyle ilgilenmeyenler, bu gün kendilerine verilen görevi yerine getirip fırsattan istifade etmeye çalışıyorlar. Pazara çıkıyorlar.
Bir de son üç yılını aşk acısıyla ne yapacağını bilmez halde geçiren Avşar Kızı’na kulak verelim: “Demokratik açılım meselesinden ben çok korkuyorum. Korkuyorum, çünkü bu öyle bir mesele ki, artık dönüşü yok. Bu işe başladıysanız bitirmek zorundasınız.Aksi halde bu yeni doğmuş bebeğin ağzına memeyi verip en güzel anında çekmeye benzer ki bu çok tehlikeli. Çünkü o zaman ne olur o bebek? Kıyameti koparır, olay çıkarır. Ne zaman ki sen yine o memeyi ağzına verirsin ya da başka bir meme; ancak o zaman susar, başka türlü kurtulamazsın artık.

Türkler bu ülkenin bölünmemesini istiyor. Buna da sonsuz hakları var ama yöntem hataları yaptıklarını kabul etmeliler. Ben de sonuna kadar Türküm; ama bu Kürtleri yok saymak, onlara etnik baskı yapmak anlamına gelmemeli. Yıllardan beri Anayasa’yı değiştiriyorlar, bir kez de barış için değiştirsinler.”

Gerçek sıfatı ve vasfı düşünülecek olursa Hülya Avşar’ın bu sözleri; konuya dair karnından konuşan, ne dediği belli olmayan birçok akademisyenin ve tabiî ki en birinci Sezen Aksu’nun sözlerinden çok daha ileri sözler. Öyle ki hakkında soruşturma başlatılan tek medya elemanı kendisidir. Hatta Guardianturk.com sitesinde hislerimize tercüman olmuş: “Açılımın ne olduğunu bilmiyorlar, kimse bilmiyor. Sezen Aksu bununla ilgili yorum yapmış ama kendisi de içeriğini bilmiyor. Sezen’in böyle bir yükü üzerine almaması gerekirdi. Neden yorum yapıyor? Ne biliyor ki konuşuyor? Kürt açılımı konusunda Sezen Aksu en son yorum yapan arkadaşımız olmalıdır…”
“Ağzını öpeyim” diyeceğim, buraya yakışmayacak. O yüzden “Helal olsun” la yetiniyorum.

Israr, kararlılık, inat ???

Hükümet birçok icraatında son derece ısrarlı, kararlı ve inatçıydı. Fakat hiç biri bu denli hassas mevzular değildi. Hatta tartışmanın karşı tarafındakileri, itirazlarındaki beceriksizlikleri öne çıkararak alt etti ve kendini kolayca sıyırdı. “Hizmete Devam” dedi… Tartışmanın büyüdüğü, toplumsal gerilimin arttığı konularda da geri adım attı. Fakat bu meseledeki ısrar, kararlılık, inat sanki konunun aslında AKP’lilerce kontrol edilmediğini düşündürüyor. Acaba ortalık yere serilip, “ne yaparsanız yapın sizi severiz, siz de bizi sevin” diye dövünen aydın ve sanatçılar açılımın, Alevi ve Ermeni açılımlarına denk gelmesini nasıl yorumluyorlar? Nabucco enerji hattının, Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattının, Irak petrollerinin transfer sürecinin başlamasının Kürt Açılımıyla bir ilişkisi olup olmadığını düşünüyorlar mı? İki dakika tangalarını çıkarıp daha rahat bir şeyler giyseler de Kürt kardeşlerimizin açılımla birlikte neler kazanıp neler kaybedeceklerini düşünseler biraz. Daha güzel olmaz mı?

1 Ekim 2009 Perşembe

İKTİDARIN MEDYA TUTKUSU

Özgür ATAK

Bu yazı Yeni Harman dergisinde yayınlanmıştır.

Hak ve adaletin kaybolduğu zamanlarda, hukuk adına yada hukuka dayanarak yapılan işlere bakıldığında, yaşanan olayların “hukukun gücüyle” mi yoksa “gücün hukukuyla” mı ilgili olduğu sorusu gelir akla.

Öyle ki dünyanın bir çok yerinde, tarihte birçok hükümet yasalarla tanımlanan türde bir hükümet olmadığını göstermiştir. Değiştirilmesi durumunda sadece hukuka değil toplumsal meşruiyete de aykırı olabilecek bir çok yasayı istediği gibi değiştirerek bunu pekiştirmiştir. Hatta gerçekleştirmeyi düşündüğü bir takım icraatların yasada yeri yoksa, “gerekirse yasasını çıkarırız” deme rahatlığında bulunarak, kendince gerekli düzenlemeleri yapmaktan geri durmamıştır. Buradan rahatlıkla görülüyor ki; bir kavram ne kadar zararlı olursa olsun, ahlaka uygunluğu, toplumsal yararı, yurtseverliği ne kadar tartışmalı olursa olsun, yasalarla kayıt altına alınmışsa; uygulanabilir ve meşrudur anlayışına sahip hükümetler, seçmenlerin çoğunluk oyunu alarak sahiplendiği iktidarı, çoğunluk diktasına dönüştürmeye can atarlar.

Demokrasi, temel hak ve özgürlüklere dayalı bir rejim olarak değil, faşizmi davet eden biçimde sadece "çoğunluğun yönetimi" olarak algılanırdı. Yalnızca oy mekanizmasının işlemesi, sürecin demokratik sayılması için yeterli görülürdü. Mesela Naziler bunu kendi amaçları için çok güzel kullanmışlardır.

Mevcut seçim sistemine göre (üstelik de kimi zaman bu sistemi eğip bükerek ve onun boşluklarından yararlanarak) bir kez iktidara geldikten sonra, demokrasinin temel niteliklerini zedeleyerek, güçlerini ve yetkilerini arttırırlar.

İkinci Dünya Savaşı öncesi, Almanya'da Hitler o korkunç ve kanlı faşizmini, altı milyon Yahudi’yi, binlerce komünisti gaz odalarında öldürüp, fırınlarda yakarak yok etme eylemini seçimle başa geldiği iktidar erkini kötüye kullanarak gerçekleştirmiş, sonunda dünyayı da kana bulamış ve ancak savaşla bu kanlı eylemleri durdurulabilmişti.

Bu emin adımlarla yapılan yürüyüşte gayri resmi araçlar da kullanılır. Medya, her açıdan bu araçların en önemlisidir. Medya bu önemi nedeniyle, büyük sermayedarlar tarafından işletilen bir araçken sermayedarların yakın durmayı tercih ettikleri siyasi yapının da bir anda sözcüsü, seslenme aracı haline gelirler. Üstelik en can sıkıcı yanı da bütün bu “sahibinin sesi” rolünü tarafsızlık iddiasıyla yaparlar. Giderek, iktidarın gücüyle de orantılı olarak, birer propaganda aygıtlarına dönüşen medya organları hükümetin siyasi ve ekonomik emelleri doğrultusunda onu sürekli destekleyici ve bir tek görüş doğrultusunda halkı sürekli yönlendirici görevini üstlenirler.
İkinci dünya savaşının hemen arifesinde Almanya’da iktidara gelen Nazi Partisi uygulamaya koyduğu yasayla politik icraatlarına son sürat devam ederken sahip olduğu, topluma seslenme araçlarının dışında daha genel propaganda mekanizmalarına ihtiyaç duydu. Bu süreçte Alman medyasının tamamına yakını son derece kısa bir sürede, tiraj dikkate alınarak %96 sı (Larousse/ İkinci Dünya Savaşı Ansiklopedisi), hükümetin dümen suyuna giriverdi.

Nazi Partisinin ikinci ismi olan ve aynı zamanda propaganda ve halkla ilişkiler bakanı Joseph Goebbels önceleri medyayı hükümetin ifadelerine ve Almanya ile ilgili olumlu haberlere yer vermesi konusunda “ikna” etti. Daha sonra tam bir propaganda mekanizması kurdu.

Nazi propaganda modeli her şeyden önce biçime dayanırdı (Size de tanıdık geliyor mu?). Bu modelde “propaganda yapmak, her yerde hayatın her alanında iktidarın emellerinden bahsetmektir. Kamuoyunun oluşumunu denetlemek devletin birinci görevidir (Hala tanıdık gelmiyor mu?). Propagandanın işlevi yoldan döndürmek değildir. Onun görevi daha çok takipçiler toplamak ve onları hizaya sokmaktır. Görev son derece açıktır; düşünceleri basite indirgeyip, ilkel kalıplara dökerek, siyasal ve ekonomik yaşamın karmaşık sürecini en yalın terimlerle sunmak. Bunları sokağa taşıyarak ve sıradan insanların kafasına sokarak bireyin çevresini değiştirmek ve bu amaçla insanın faaliyet gösterdiği her alana girmek (Hala mı???)

Faşist devletin doğası, propagandanın tekelleşmesine olanak sağlamaktadır. Faşist rejimlerde basın, radyo, sinema, tiyatro, edebiyat, kitle örgütleri, toplantı ve gösteriler hep faşist devletin tekelindedir. 21. yy’da bunu tersten de okumak mümkündür. Kitle iletişim araçlarının tekelde toplandığı ülkelerde (farkında olmadan) faşist bir iktidar söz konusudur. Sürekli baskı sayesinde kitleler bağnazlaştırılır. Bu durum gerek saf ve ham şiddetle gerekse de fikri şiddetle ustaca birleştirildiğinde devleti yönetenler birer ilah halini alırlar. (Artık, Osmanlı Padişahı mı dersiniz, Führer mi dersiniz?)

Öyle ki yönetenler tarafından azarlanmak, hatta bir devlet başkanından çok sokak serserilerinin ağzından duyulacak sözlerle itham edilmek bile yönetilenlere “onur” verecek hale gelinir. (Kasımpaşalıyım, eli maşalıyım)

Nazi Partisi siyasi arenada ciddi bir ağırlık merkezi olmaya başladığında medyanın tekelde toplanması durumunu Goebbels şu şekilde anlatmaktadır: “Radyo ve basın artık bizim emrimizdedir. Paramız da var… (Çok mu tanıdık yoksa bana mı öyle geliyor?).

Hitler “Kavgam” kitabında “kullanmasını bilenlerin elinde radyonun korkunç bir silah olacağını belirtiyordu. 1933’te seçimler Nazilerin başarısıyla sonuçlanınca Goebbels radyolarda büyük bir tasfiye hareketine girişti, kendilerine karşı olanlar işten çıkartıldı, bazıları da toplama kamplarına gönderildi. Programlar yeniden düzenlendi, hükümetin çalışmalarını yansıtan yayınlara öncelik verildi, askeri marşların yanı sıra “saf kan” Alman bestecilerin yapıtları ağırlık kazandı. Alman ırkının üstünlüğünü belirten konuşmaların yayınına başlandı.

Savaş öncesi Almanya’nın haber alma-verme ilişkisi, tüm medya organlarında görülen alkışçı (siz bunu başka türlü de okuyabilirsiniz) tavırdan nasibini almıştı. Öyle ki sadece rejime yararlı olan, toplum önünde belli siyasi bir kazanç getiren iç ve dış olayların haberleri veriliyordu. Her şeye rağmen olumsuz bir durum açıklanacaksa bu kez olaylar ters yönden ve büsbütün değiştirilmiş olarak sunuluyordu. (???)
İşe yaramayan “olumsuz” olaylar sistemin iç yüzünü açıklamayabilir ve itibardan düşürebilirdi. Örneğin bütün uluslararası basın Almanya’daki toplama kamplarının varlığını Gestapo’nun baskı ve işkence yaptığını yıllarca yazmasına karşın Alman basını ve radyosu bu sorun hakkında susmuştu.

Faşist devlet koşullarında propaganda haberin önünde gidiyordu. Yani bir olayla ilgili haber, kesin siyasi değerlendirmesinin yapılmasından önce veriliyordu. (Mesala Yahudi Açılımı.) Aslında bu tavırla propaganda kendi halkının olaylara kendi gözlüğüyle bakmasını amaçlıyordu. İdaresi altındaki herhangi birinin olayları devletin görüşünden farklı şekilde kavramasına, yorumlamasına kesinlikle izin vermiyordu. (Artık tanıdık geliyordur???) Bütün bu alkışçılıktan sonra neler olduğu ortada. Nazi Almanyası ve o dönem yaşananlar tarihteki en çarpıcı ve en marjinal örnek. Fakat benzer süreçler yazının başında da değindiğim gibi dünyanın bir çok yerinde, bir çok kez tekrarlandı. ABD’de adeta cadı kazanına dönüştürülen “komünist avcılığı”, Vietnam rezaleti, Fransa’da Cezayir duyarsızlığı vb…

Sonuç olarak denilebilir ki; alkışçılığı; tarihe, topluma bakmadan sürdüren, bir süre sonra alkış sesleri nedeniyle konuşulanların duyulmasını engelleyen medya kuruluşları rüzgar nereden eserse oraya eğilen otlar gibidirler. Fakat kaybedilen onca değere, zamana rağmen nasıl; bu şekilde davranmadığı için bazı otlar yakılıp, sökülmüşlerse her yöne eğilen otlar da bir gün hiç beklenmedik bir yönden hem de çok sert esen rüzgarlarla köklerinden sökülmüştü. Bizden hatırlatması...

AYDIN VE SANATÇILAR HİÇ DÜŞÜNÜR MÜ?

Özgür ATAK

Yıllardır süren kirli bir savaş resmi makamlarca barış yoluyla sonlandırılacak diye bir umut “hayalet” misali ülkemizde dolaşıyor. Bilen, bilmeyen bir sürü insan da o hayaletin peşinden koşuyor… Her ne şekilde olursa olsun ilk elden savaşın bitmesi/ bitirilmesi kuşkusuz en çok arzulanan şey fakat insanın insanlığıyla kalması bir sorun olarak karnımızın orta yerinde duruyor ve bizi her gece uykulardan uyandıran ağrılar doğuruyor.

Hükümetlerin bu ağrıyı dindirmek için aldığı her ilaç başka yan etkileri doğurdu. Bugün ise köklü bir ameliyat gündemde. Bu güne kadar aydın, sanatçı ve gazetecilerden kaçı bu konuya, Kürt kardeşlerimizin yaşadığı coğrafyadaki olaylara dair elini taşın altına koydu? Bilen varsa söylesin. Ama hafızalarımızı ne kadar zorlarsak zorlayalım sayının sadece, taşın altına konan elin parmakları kadar olduğunu görebiliyoruz. O parmaklardan ya da ellerden çoğu ya bir daha iflah olmayacak biçimde ezildi, ya da uzun mikro cerrahi operasyonları ve fizik tedavi yöntemleriyle anca kendilerine gelebildiler. Sonuç? Kırık, ezik parmaklı ellerin tuttuğu koca bir sıfır. Hem de her yerinden kan fışkıran bir sıfır.

Yıllarca; ekonomiye, siyasete, uluslar arası ilişkilere, spora, sanata, sepete dair sayfalarca yazı yazan, televizyon televizyon gezen, bulduğu her köşede önce ahkam kesen sonra o köşeyi ustalıkla dönen onlarca isim taşıdıkları/ toplumun onlara yakıştırdıkları “sanatçı” kimlikleriyle mutlu mesut yaşadılar. Sanki bu ülke her türden entelektüel faaliyetin bir güzel icra edilebildiği, konuşulan konuların ulvi meselelerden çok dar çevrelerin yüksek bilgi ve becerileriyle hallolan keyifli tartışmaların mezesi olduğu bir ülke. Her yerde yem yeşil ağaçlarımız, günde 135 litre süt veren ineklerimiz, Babil’i kıskandıracak bağlarımız, bahçelerimiz var da… Taşıdıkları kimlikten korkar halde dolaşıp etliye sütlüye; konu anca inekler olduğunda bulaşan iyi eğitimli aydınlarımız, sanatçılarımız “yaşamaya ve üretmeye devam ediyor hala!”

Tangalı sanatçılarımız

Bir diğer ekip de icraatlarını giydikleri tangalarla sergileyen ekip. Bu ekip, otla böcekle kanser tedavisi yaptığını iddia eden yalancı hekimler gibi; kucaktan kucağa gezerlerken akıllarına gelen Türkçe benzeri bir dille yazılmış şarkılarını, anaokulu piyeslerinden bile geri, film ve dizilerini sanat; kendilerini de sanatçı diye yutturan bir ekip. Aslında en tehlikelileri de bunlar. Yukarıda bahsedilenler hiç değilse az biraz sanat yapıyorlar, sepetin kulpundan tutuyorlar. Bu yalancı şifacılar ise her türlü vücut sıvısının karışımıyla oluşturulan bir bulamacı başlarından aşağı boca edip insan içine çıkıyorlar… Gerçi çok da haksızlık etmemek gerek; televizyonlarda gösterilen gece kulübü eğlencesindeki bu tangalı sanatçılar, bir birlerini dürterken, tango taklidi tongaya basmama telaşında dondurulduklarında ortaya çıkan her bir kare adeta birer Picasso şaheseri…

Lafı uzatmayalım. Başından beri isim vermeden işaret etme gayretiyle evirilip çevrilen laf bağlansın artık. Şehir efsanesine dönüşen Kürt Açılımı da işte yine etliye sütlüye bulaşmayan aydınlarımızı ve tangalı sanatçılarımızı tahrik etti. İsterik bir şekilde ortaya saçıldılar ve her biri boylarından büyük laflar ettiler. Ama ikisi var ki, yıllar sonra tarihi değiştiren konuşmalar listesinde yerleri alacaklarına hiç şüpheniz olmasın.

Toplumsal meselelerle bağı karda yetişen çiçekleri koruma ve yaşatma faaliyetiyle sınırlanmış Sezen Aksu en birinci sanatçı olu verdi. Üstelik iyi aile kızı Minik Serçe annesine babasına danışmadan da tek bir laf etmiyor: "Annemle, babamla konuştum. Son açılımınızı hep birlikte, canı gönülden destekliyoruz. Sürecin güzel bir şekilde tamamlanması için elimden geleni yapmaya hazırım. Annem ve babam, bu sürecin karşısında duranları iki cihanda lekeli kabul ediyorlar, ben de öyle görüyorum. Türkiye'nin her köşesinde ayrı bir güzellik var. Türkiye'nin her karesi aynıdır, bizim ayrımız gayrımız yok, olamaz da.”

Herhalde bir bildiği var. CHP lideri Deniz Baykal’ı bile çileden çıkaran belirsizlik Sezen Aksu için söz konu değil ki, böyle bir çıkışla süreci destekliyor.

İkinci Körfez Savaşı öncesinde de gayet insani gerekçelerle ve refleksle magazin camiası da “Savaşa hayır!” demişti. Demişti de iş ta oralara asker göndermemize gelince yine birkaç Donkişot’tan başkası ses çıkarmamıştı. Hele bu tangalılar bir gün önce attıkları slogandan pişman olmuşlardı. “Biz bilmeyiz, karışmayız.” a gelmişti sıra. Bulutsuzluk Özlemi, Bağdat Kafe isimli şarkısının video klipinde ekranın köşesine “Savaşa Hayır!” yazmıştı. Televizyon kanalları ya o yazıyı kapatarak yayınladılar ya da hiç yayınlamadılar bu klipi. Bu ülke böyle bir ülke. Yıllardır güney doğuda insanlarımızın neden ve ne şekilde öldüğüyle ilgilenmeyenler, bu gün kendilerine verilen görevi yerine getirip fırsattan istifade etmeye çalışıyorlar. Pazara çıkıyorlar.

Bir de son üç yılını aşk acısıyla ne yapacağını bilmez halde geçiren Avşar Kızı’na kulak verelim: “Demokratik açılım meselesinden ben çok korkuyorum. Korkuyorum, çünkü bu öyle bir mesele ki, artık dönüşü yok. Bu işe başladıysanız bitirmek zorundasınız.Aksi halde bu yeni doğmuş bebeğin ağzına memeyi verip en güzel anında çekmeye benzer ki bu çok tehlikeli. Çünkü o zaman ne olur o bebek? Kıyameti koparır, olay çıkarır. Ne zaman ki sen yine o memeyi ağzına verirsin ya da başka bir meme; ancak o zaman susar, başka türlü kurtulamazsın artık.

Türkler bu ülkenin bölünmemesini istiyor. Buna da sonsuz hakları var ama yöntem hataları yaptıklarını kabul etmeliler. Ben de sonuna kadar Türküm; ama bu Kürtleri yok saymak, onlara etnik baskı yapmak anlamına gelmemeli. Yıllardan beri Anayasa’yı değiştiriyorlar, bir kez de barış için değiştirsinler.”

Gerçek sıfatı ve vasfı düşünülecek olursa Hülya Avşar’ın bu sözleri; konuya dair karnından konuşan, ne dediği belli olmayan birçok akademisyenin ve tabiî ki en birinci Sezen Aksu’nun sözlerinden çok daha ileri sözler. Öyle ki hakkında soruşturma başlatılan tek medya elemanı kendisidir. Hatta Guardianturk.com sitesinde hislerimize tercüman olmuş: “Açılımın ne olduğunu bilmiyorlar, kimse bilmiyor. Sezen Aksu bununla ilgili yorum yapmış ama kendisi de içeriğini bilmiyor. Sezen’in böyle bir yükü üzerine almaması gerekirdi. Neden yorum yapıyor? Ne biliyor ki konuşuyor? Kürt açılımı konusunda Sezen Aksu en son yorum yapan arkadaşımız olmalıdır…”

“Ağzını öpeyim” diyeceğim, buraya yakışmayacak. O yüzden “Helal olsun” la yetiniyorum.

Israr, kararlılık, inat ???

Hükümet birçok icraatında son derece ısrarlı, kararlı ve inatçıydı. Fakat hiç biri bu denli hassas mevzular değildi. Hatta tartışmanın karşı tarafındakileri, itirazlarındaki beceriksizlikleri öne çıkararak alt etti ve kendini kolayca sıyırdı. “Hizmete Devam” dedi… Tartışmanın büyüdüğü, toplumsal gerilimin arttığı konularda da geri adım attı. Fakat bu meseledeki ısrar, kararlılık, inat sanki konunun aslında AKP’lilerce kontrol edilmediğini düşündürüyor. Acaba ortalık yere serilip, “ne yaparsanız yapın sizi severiz, siz de bizi sevin” diye dövünen aydın ve sanatçılar açılımın, Ermeni açılımına denk gelmesini nasıl yorumluyorlar? Nabucco enerji hattının, Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattının, Irak petrollerinin transfer sürecinin başlamasının Kürt Açılımıyla bir ilişkisi olup olmadığını düşünüyorlar mı? İki dakika tangalarını çıkarıp daha rahat bir şeyler giyseler de Kürt kardeşlerimizin açılımla birlikte neler kazanıp neler kaybedeceklerini düşünseler biraz. Daha güzel olmaz mı?

25 Eylül 2009 Cuma

IRAK MI AFGANİSTAN MI?

Özgür ATAK

Bu yazı Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.

"Köylüler su kovası, yağ küpü, neleri varsa alıp tankere koştu. Tankerin üzerinde 10-15 Taliban vardı. Bombalar düşünce etraftaki herkes öldü."

NATO uçaklarının bir yakıt tankerini bombaladığı saldırının görgü tanığı Muhammed Davud'un BBC'ye anlattıklarından bir cümle böyle. Yıllardır, işgalci güçlerin tüm çabalarına rağmen dinmeyen şiddet nedeniyle kağıt üzerinde görünenin aksine derin bir hukuksuzluk yaşanıyor Afganistan'da. Ne zaman, nereden geleceği belli olmayan onca saldırıyla can pazarına dönmüş durumda. Afganistan'da iki petrol tankerinin yetkili Alman komutanın talimatıyla NATO uçakları tarafından bombalanmasıyla yine onlarca insan hayatını kaybetti.

Son seçimlerde kukla yönetim, işgal güçlerinin meşruiyetini sağlayacak bir güven oyu alamadı. Seçime katılmayan bölgelerden Karzai lehine binlerce oyun çıkması, bazı bölgelerde sandıkların kaybolması vb usulsüzlükler iktidarın halkın gözünde ne durumda olduğunu gösteren en önemli baaşlıklar aslında. ABD'li yetkililer dahi bir an evvel ellerindeki kanı temizlemek için ülkeyi Afgan yönetimine devretmek isterken hükümetin yolsuzluklarından dert yanıyor. Bunlar yetmiyormuş gibi ne yapacağını şaşıran işgalciler, kaybettikleri gücü kısa zamanda geri kazanmak için daha kontrolsüz biçimde şiddetin dozunu arttırıyor, düğün bombalıyor, evleri basıyor, bir tankerden dağıtılan petrolü almak için toplanan sivillerin üstne bombalar yağdırıyor...

İktidar savaşında aşiretlerin çekişmeleri, özellikle son seçimde ortaya çıkan Peştunlarla Taciklerin gerilimleri, sürerken Taliban savaş öncesindekinden bile yüksek bir güce ulaşıyor. Hem Afgan gizli servisi ISI içindeki ilişkileri, hem para kaynakları, hem silah gücü, hem de tüm katı şeriat uygulamalarına rağmen artan halk desteği; ABD yetkililerinin "Taliban kazanma sürecinde." yorumları yapmalarına neden oluyor. Öyle ki daha önce kendine yer açma çabasında olup Taliban'a karşı savaşan kimi aşiretler Kabil'e karşı savaşmaya başladılar. Başı boşluk şimdi daha tehlikeli bir hale gelip Kabil'e karşı konum almaya başlamış durumda. Öyle ki memleketin yüzde kırkı merkezi yönetimin denetiminde değil. Ülke bu haliyle Irak'tan beter bir durumda.

Almanya'nın kararsızlığı

3 bin 800 askerle NATO bünyesindeki en büyük üçüncü birlik olan Almanya ise kaosun artmasının arından ne yapacağını tam olarak kesitremiyor. Irakta boş bıraktığı alanı buradan doldurmak konusunda ısrarlı fakat son olay kafa karışıklığını iyice arttırdı. Alman komutan Taleban milislerinin kaçırdığı yakıt tankerlerinin etrafındakilerin isyancılar olduğunu söyleyen bir Afganlı’nın sözüne dayanarak tankerleri bombalattı ve onlarca sivil hayatını kaybetti. Washington Post'a göre Alman komutan bu tercihiyle Nato kurallarını çiğnedi. konuyla ilgili kesin bir yargıya varmadan önce soruşturma başlatılmasını isteyen Merkel, kendisine yöneltilen eleştrilere karşı, Afganistan'da kalmak gerektiğine dair söylemini güçledirdi. Hatta Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ve Britanya Başbakanı Gordon Brown ile birlikte BM'den yıl sonuna kadar bir Afganistan Konferansı düzenlenmesini istediklerini hatırlattı.

Almanya Savunma Bakanı Franz Josef Jung ise tüm pişkinliğiyle, Almanya'nın daha yoğun bir şekilde Taliban'ın hedefine kaydığını, bu nedenle Afganistan'da gittikçe daha sık çatışmalara girdiklerini belirterek, petrol tankerlerine yönelik hava saldırısıyla ilgili olarak hiç kimsenin önceden yargılanmaması gerektiğini, talimatı veren Alman komutanın da, söz konusu petrol tankerlerini Alman askerlerine karşı kullanılabilecek somut bir tehdit olarak gördüğü için zor bir karar vermek zorunda kaldığını, bu nedenle yalnız bırakılmaması gerektiğini söyledi.
Muhalefetteki Hür Demokrat Parti'nin (FDP) Genel Başkanı Guido Westerwelle batı demokrasilerinin aslında bir bakıma nasıl işlediğini gösteren bir tavırla, çoktan gerekli gördükleri hükümet açıklamasını desteklediklerini belirterek, hiçbir ülkenin diğer bir ülkeye rahatlıkla asker gönderemeyeceğini, ancak Alman askerlerinin Afganistan'da görev yapmalarının öncelikle Alman halkının güvenliği için şart olduğunu ifade etti.

Rheinland-Pfalz eyaletinin Başbakanı, SPD eski genel başkanı Kurt Back'ten ise yeni bir "Taliban Açılımı" yapmak gerektiğini söylüyor. Seçimler sonrasında Afganistan'da barış sürecine Taliban'ın da dahil edilmesini istedi. Taliban'ı oluşturan farklı gruplar arasında ayrım yapılmasını isteyen Beck, “Şiddet yanlılarıyla müzakere masasına oturun demiyorum, ama Taliban bünyesinde de barış sürecine çekilebilecek güçler olduğu unutulmamalı” diyor...

Avrupalılar sebep oldukları ölümlerin, kaybettikleri askerlerinin kendilerine ne kadar yarar sağladığını tartışırken Türkiye'nin dış işleri bakanının ağzından "Biz Osmanlıyız" sözlerini duymak gerçekten moral bozucu. Almanya ve İngiltere'nin erkekliğe laf söyletmemek için; tüm olumsuzluklara rağmen asker arttırma düşünceleri aslen teknik ve yöentimsel boyutta bir arttrım olacak gibi görünüyor. Bu surumda sivil öldürmek, düğün bombalamak, Talibanla çatışıp ölmek gibi sıradan ve güncel işleri yapacak başka ülkelere ihtiyaç doğuyor. Bu ihtiyaç da eski güzel günlerin özelmiyle yanıp tutuşan hayal perestlerin mesnetsiz çıkışlarıyla kapanacak gibi görünüyor. Allah vere de Osmanlı'nın ruhunu hortlatma hevesiyle onlarca vatan evladını Afganistan çöllerinde heba etmesek.

23 Haziran 2009 Salı

UTANÇ DUVARLARI

Özgür ATAK

Bu yazı Yeni Harman dergisinde yayınlanmıştır.

İnsanların bir nedenle birbirlerinden ayırıldıkları duvarlardan bahsedildiğinde ilk akla gelen tarihsel dev örnek kuşkusuz Çin Seddi oluyor. Ya da politik bir ikon haline gelen ve Sovyet döneminin “insanlık ayıbı” olarak simgeleşen Berlin Duvarı. Çin Seddi'nin, hem çok çok eski zamanlarda kalmış olması nedeniyle hem de görüntüsü ve belki de özellikleri nedeniyle, bırakın utanç duvarı olarak adlandırılmasını hakkında olumsuz herhangi bir şey bile yazılmaz, çizilmez. Fakat soğuk Savaş yıllarında hem siyasi, hem ekonomik hem de kültürel bir çok ayrımı simgeler hale gelen Berlin Duvarı ise çoğu zaman hatırlanmak bile istenmez. Ve nitekim “işlevinin” bittiği düşünülen bir gün bayram havasında ve eski “kötü” günlerin sebep olduğu göz yaşları eşliğinde yıkıldı. O gün bir milat olarak kabul edildi. Kapitalizm ve dolayısıyla Batı kazanmıştı. İnsnalık ayıbı bu çirkin duvar da Sovyetlerle birlikte tarihin derinliklerine gömülecek ve dünya artık çok daha huzurlu, barış dolu ve mutlu olacaktı. Özgürlük belki de Berlin'den başlayıp tüm dünyaya yayılacaktı. Tabi bu masallar o yıllarda çok seviliyordu ve herkes tarafından defalarca dinlenip anlatılıyordu. Berlin Duvarı'nın yıkılışından sonra masallarda anlatılanların ne kadarının gerçekleştiğini artık tartışmaya bile gerek yok. O gün bir ideolojinin geçmişi değil belki de tüm dünyanın geleceğiydi yıkılan.

Yine o günlerde insanları birbirlerinden duvarlarla ayırmanın ne kadar büyük bir ayıp, bunun ne kadar acı veren bir insanlık dramı olduğunu anlatanlar bu gün, yapılan yeni duvarlar için ne söylüyorlar acaba? Batı Şeria'daki Siyonizm Seddi'nin inşası sırasında Filistin'lilerin neler çektiğini, kaç tane zeytin ağacının kesildiğini, duvarın, bütün saçmalığına rağmen, iddia edildiği gibi sınır oluşturmadığını doğrudan doğruya varlığıyla toprak işgali anlamına geldiğini ve benzeri ayrıntıları yeniden anlatmaya gerek var mı bilmiyorum. Olmadığını varsayarak “daha bu ne ki” demek geliyor içimden. Ve hemen ABD'nin Meksika sınırındaki kaçak ve denetimsiz geçişleri engellemek için inşa ettiği kilometrelerce uzunluktaki duvar, o duvarın yine aynı ABD'li karar alıcılar tarafından Irak'ta dikilen kardeşi geliyor aklıma.

Duvara çarpan insanlık

Adı geçen duvarlar, ya bir biçimde düzeni sağlamak, ya silahlı eylemleri/saldırıları engellemek ya da denetimli bölgeleri arttırmak için yapıldıkları söylenen duvarlar. Yapılış amaçlarına ne kadar hizmet ettikleri sayısal olarak değerlendirilebilir. Fakat sayılara boğulmanın çok da anlamlı olmadığını düşünürek bu türden bir koruma anlayışının aslında ne kadar çarpık olduğuna bakmak daha doğru olur sanki. Duvarın dışında bırakılmak istenenler gerçekten duvarın dışında kalıyor mu? Duvarın dışında bırakılarak tehdit ve tehlike giderilmiş oluyor mu? Bu tehlikelerin kimler tarafından ve neden var edildiklerine bakılmaksızın “masum” diye sınıflandırılabilecek insanların da duvarın dışında bırakılmaları korkulan tehlikelerin boyutlarını daha da arttırmaz mı? Bu tehlike kendine karşı geliştirilen savunma yöntemi nedeniyle biçim değiştirerek duvarı aşması gereken bir tehlike olmaktan çıkıp bir gece ansızın gelen başka bir tehlikeye dönüşmez mi? Öte yandan bir süre sonra duvarın hangi tarafı iç hangi tarafı dış karışacak, kimin daha özgür ve güvenli olduğunun bir önemi kalmayacak. Halının altına itilen tozlar nedeniyle ortalık bir süre için temiz gibi görünecek ama bir süre sonra altta biriken tozlar yüzünden halı yerden yükselecek ve üzerinde atılan her adım ortalığıa toz püskürtecek. Ne yapılan temizliğin bir anlamı kalacak ne de halının...

İşin estetetik boyutuna değinmeye ise hiç gerek yok. Hangi amaçla ve ne şekilde bir duvar yapılırsa yapılsın, gelecekte Çin Seddi gibi anılmayacaklar sonuçta. Ülkeleri, halkları tecrit eden bu “abideleri” dikmek öyle moda oldu ki artık hükümetler de belediyeler de bu modaya ayak uydurmaya başladılar. Arjantin'de Buenos Aires'te ve Brezilya'da Rio De Jenerio'da gece kondu mahallelerinin olduğu yerler şehrin geri kalanıyla duvarlar sayesinde ayrı tutulacaklarmış. Buenos Aires'tekinin uygulamaya geçirilmesi halen tartışılırken Rio'dakinin yapımına başlanmış bile. Bayındırlık Dairesi sekreteri Tania Lazzoli'nin Reuters'e yaptığı açıklamada 19 semti/mahalleyi kapsaması planlanan ve 11 kilometre uzunluğunda olacak bu duvarın maliyetinin tam 17.6 milyon dolar olacağını söylüyor. Proje kapsamında en az beş yüz elli evin yıkılması planlanıyor. Yine Bayındırlık Dairesi'nin Başkanı Icaro Moreno duvarın tamamen çevresel bir koruma projesinin parçası olduğunu söylüyor. Ormanlık alanlara yayılan gece konduların çevreye verdikleri zararın, ağaç kesimlerinin vb önlenmesi amacıyla böyle bir girişimde bulunduklarını dile getiriyor. 15.4 milyon dolarlık toplu konut yatırımını da planladıklarını ekleyen Moreno'nun duvarı sivil toplum kuruluşları ve muhalifler tarafından Eco-Barrier olarak adlandırılıyor. Çünkü bu duvarla devasa bir açık cezaevine hapsedilecek olan Rio'lular tam bir sınıfsal, ekonomik tecrit yaşayacaklar. İşin garibi duvarın inşasına ayrılan bütçenin toplu konut inşasına ayrılandan 2.2 milyon dolar daha fazla olması. Bırakın fazlalığı, bu kadar büyük bir kaynak duvar yapmak yerine diğer kamu yatırımlarına harcansa nasıl olurdu acaba diye biz ta Türkiye'den merak ediyoruz.

Ülkemizde de Mersin bu uygulamaya ilk ev sahipliği yapan il olarak tarihe geçeceğe benziyor. Kürtlerin yoğun yaşadığı Çay, Çilek ve Özgürlük mahalleleri arasına duvar örmeyi öngören imar planı oldukça kısa bir sürede onaylandı. Mersin limanının özelleştirilmesinden sonra ortaya konan projeyle TCDD'ye ait hattın genişletilmesi planlanıyor. Böylelikle şu an yaklaşık 10 metre genişliğinde olan hattın 150 metreye çıkarılması hedefleniyor. Hattın genişletilerek sahaya çevrilmesi durumunda sağ ve sol tarafında bulunan yüzlerce ev yıkılacak. Bunun yanında sahanın bittiği kısma yüksek duvarlar örülerek, Çilek ve Özgürlük mahalleleri ikiye bölünmüş olacak.

Kapatamazsan kapanırsın

Ayrıca bu korunma yöntemi bir bölgeyi herhangi bir hat boyunca ikiye ayırmanın dışında, tarihte özellikle Avrupa'da sayısız örneği olan site devletlerinin inşasına da yataklık eden bir anlayış. Ya korktuğun bir gücü, yaratığı vb bir yere hapsedersin ya da onunla başa çıkamıyorsan kendini bir yere kapatırsın. Tarihte, koskoca şehirler etrafları kalın duvarlarla çevrilerek o büyük ve çirkin düşmandan korunmaya çalışılmış. Bu gün ise bireyler ama ille de başkalarının emeğiyle zengin olan bireyler kendi korunaklı yaşam alanlarını yarattılar. Yüksek, tel örgülerle desteklenmiş, kameralarla izlenen duvarlarla yaratılan adacıklar zemini sağlam, manzarası güzel, havası henüz kirlenmemiş gece kondu mahallelerinin göbeğine konduruluyor. Kendi güvenlik güçleriyle korunan bu site devletçiklerinin bir çoğunda okullar, eczaneler, alışveriş merkezleri, sağlık kurumları, sinemalar vb bulunuyor. Kimisine muhtariyet bile veriliyor. Öyle ya kendini önünden geçen sokaktan bu kadar yalıtmış ağaların kendi site yöneticileri dururken muhtar Mehmet Efendi'den ne gibi bir beklentileri olabilir?

Peki bu yalıtılmışlık nereye kadar gidecek? Aslına bakılırda bir yalıtımdan bahsetmek bile sosyal, sınıfsal, ekonomik çelişkilerin sınıra dayanmak üzere olduğunun göstergesidir. Böyle giderse değil dikenli tellerle yükseltilmiş kalın duvarlar, o duvarların önüne hendek kazmak bile bahsedilen orta üst sınıfın eksik güvenliğini tamamlamaya yetmeyecek. Hendeklere timsahlar konmadan kardeşliğin nasıl örüleceğini oturup düşünmenin vakti geldi de geçiyor bile. Silkinip kendimize gelmenin zamanıdır.

27 Mart 2009 Cuma

KİMLER DOST, KİMLER DÜŞMAN? (2)

Özgür ATAK
ozguratak@gmail.com
http://fotografneyianlatir.blogspot.com/

Bu yazı Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.

Geçen hafta başı, ABD Dış İşleri Bakanı Hillary Clinton’un Obama’nın ağzından yaptığı açıklamalar, tüm belirsizliklerine rağmen Rusya ile gelecek dönemde mümkün olduğu kadar dostane ilişkiler geliştirmek niyetinde oldukları yönündeydi. Rusya da, her ne kadar uzatılan eli havada kapma sevdalısı olmasa da, bu niyetlere tepkisiz kalmayacağını ve üstüne düşeni yapacağını açıklamıştı.

Bilindiği üzere 2009 itibariyle tartışmalar ve gerilimler iki başlıkta yoğunlaşıyor. Birincisi ABD’nin Orta Asya ve Orta Doğu ile ilgili planlarını fütursuzca uygulamaya koyması ve bu durumun gittikçe Rusya’yı endişelendirmesi. Bunun karşılığı ise Rusya’nın eski Sovyet cumhuriyetlerindeki ABD etkisini azaltmak için her türlü imkânı seferber etmesi ve İran’ın elini güçlendirecek her türlü açılıma destek vermesiydi. İkincisi ise bir türlü netleştirilemeyen NATO meselesi. Gürcistan ve Ukrayna başta olmak üzere NATO’nun sınırlarını Rusya’yla komşu yapma girişimi ve uzantısı olarak, o çok konuşulan ve hala sonuçlandırılamayan Füze Kalkanı projesi.

Bahsi geçen tüm konularda taraflar karşılıklı olarak iyi niyet gösterip geri adım atma arzusunda olduklarını her seferinde dile getiriyorlardı ve bu niyetler geçen hafta devlet başkanları ve dış işleri seviyesinde ifade edilmişti. Ve biz de sormuştuk; kim dost kim düşman diye. Demokrasi hayranlığıyla bakıldığında bu kafa karışıklığını abarttığımız düşünülebilir. Fakat kafaların karışmasının ne kadar haklı olduğunu gösteren şahin bir çıkış tüm bu konuşmaların ardından, aynı haftanın ortasında Rusya Devlet Başkanı Dimitriy Medvedev’den geldi. Rusya’nın NATO’nun artan tehdidine karşı koymak için hem konvansiyonel silah kapasitesini hem de nükleer gücünü arttırmayı planladığını söyledi.

Medvedev, üst düzey generallere yaptığı konuşmada 2011’den itibaren kara ve deniz ordusunun güçlendirileceğini dile getirdi. Bu güçlendirme sadece modernizasyon ve yeni donanımların alınması/ üretilmesi değil silahlı kuvvetlerin savaşa hazırlıklı olma kapasitesinin de arttırılması şeklinde olacak.

Medvedev’in bu şahin çıkışları yetmiyormuş gibi peşinden bir de savunma bakanı Anatoli Serdyukov dünyada içinden geçilen süreç itibariyle silahlı çatışma potansiyelinin ve dolayısıyla Rusya’nın bu türden saldırılara maruz kalma riskinin arttığını vurguladı. Rus askeri yetkililer her durumda, dünyadaki askeri ve siyasi gelişmelerin ABD yöneticileri tarafından belirlendiğini ve bundan ülkeleri adına rahatsızlık duyduklarını belirtiyorlardı. Öyle ki Serdyukov sadece askeri konulardaki talep ve önerilerini sıralamakla kalmadı. ABD’nin Orta Asya ve Rusya’ya sınırı olan tüm coğrafyadaki yer altı zenginliklerine göz diktiğinden yakındı. Konuşmasının hemen ardından isimleri duyurulmayan askeri yetkililer 1 Aralık’ta stratejik silahsızlanma anlaşması START 1’in süresi dolar dolmaz Rusya’nın kendi sınırlarında uygun gördüğü birçok yere çok başlıklı kıtalar arası füzeler konuşlandırmayı planladığını açıkladılar. Hatırlanacağı üzere geçen haftaki konuşmalarında iki taraftan da START 1’in süresi dolar dolmaz ondan daha kapsamlı ve geçerlilik süresi daha uzun bir anlaşma yapılaması konusunda açıklamalar gelmişti. Adeta şizofrenik bir biçimde söylediklerinden tamamen ters niyetler ve kararlar çok kısa sürelerde dünya kamuoyuna açıklanıyor.

Kuşkusuz tüm bu karşılıklı yapılan iyi niyet açıklamaları ve ardından gelen “biz işimize bakarız” ifadeleri iki ülkenin de birbirlerine karşı ellerini güçlendirme çabaları olarak adlandırılabilir. Tarafların hem kendi hem de uluslar arası kamuoyuna karşı sergiledikleri bu tutum Obama-Medvedev görüşmesinden önce “dik durma” gayretlerinden başka bir şey değil. Fakat ne yazık ki adı geçen bölgelerdeki ülke yöneticileri (buna Türkiye de dahil) bu çıkar yarışında yapılan açıklamalara aldanıp kendilerine pay çıkarmaya çalışıyorlar. Gün olup devran döndüğünde ve düzen yeninde kurulduğunda ise açıkta kalıyorlar. Olan yine o küçük aktörlerin masum halklarına oluyor. Bunlara en büyük iki örnek; bilindiği üzere, Ukrayna ve Gürcistan.

Belki bu iki örnek sayesinde hayale kapılmamak gerektiği anlaşılabilir.

KİMLER DOST, KİMLER DÜŞMAN?

Özgür ATAK
ozguratak@gmail.com
http://fotografneyianlatir.blogspot.com/

Bu yazı Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.

İçinden geçilen küresel mali kriz, dost düşman kavramlarının yeniden yapılmasına neden oluyor. Düne kadar sürekli karşı cephelerde yer alan isimler birbirlerine dost eli uzatmaya başladı. Özellikle hegomon güçler, rekabetin maliyetini düşürmeye çalışıyor. Tüm dünyanın bir numaralı umudu haline gelen Obama bir taşla iki kuş vurmak niyetinde, uluslar arası kamuoyunda tartışmalara konu olan bir dizi başlıkta, “barış” dolu kararlarını açıklıyor. Zira ABD çıkarlarını korumak ve geliştirmek için girişilen onlarca kanlı proje geçtiğimiz on yıl içinde umulduğu kadar büyük kazançlar sağlamadığı gibi hem saygınlığın yitirilmesine hem de büyük paralar kaybedilmesine neden oldu. Soğuk savaşın en sert yaşandığı yıllarda ortaya atılan ve “Yıldız Savaşları” olarak kodlanan deli saçması, fantastik projeye benzeyen füze kalkanı girişiminin de; uygulamaya konulması halinde götürüsü, hayal edilen getirisinden çok fazla olacak bir girişimdi. Yıllardır tartışılan ve özellikle de Rusya’ya karşı bir koz olarak rezerv tutulan bu projenin şimdilerde “barışçı” duygularla rafa kaldırılması gündemde. Kuşkusuz bu iyi niyetin bir karşılığı olmalı. ABD dış işleri vazgeçme sinyalleri verdiği füze kalkanı girişiminden ancak, Rusya’dan talep ettikleri kimi “istikrar” önlemleri karşılığında kesin olarak vazgeçebileceklerini dile getiriyor.

Üstelik bizzat Obama’nın kendisi Medvedev’e, Rusya’nın İran’a nükleer enerji alanındaki desteğini çekmesi durumunda Doğu Avrupa üzerine yerleştirilecek füze savunma sisteminden vazgeçebileceklerini söylüyordu [Washington Post].

Geçtiğimiz hafta Rusya ise, ABD’nin NATO ülkelerini koruyacağını iddia ettiği Füze Kalkanı yerine eğer böyle bir proje hayata geçirilecekse bu projenin silah çeşidi açısından çok da geniş ölçekli ve küresel bir savunma sisteminin geliştirilmesi gerektiğine vurgu yaptı. Öte yandan Amerika ile nükleer silahları azaltma antlaşması yerine yeni bir anlaşma yapmak istediğini, bunun Washington ile ilişkileri “yeniden başlatmak” için bir ön şart olduğunu ifade etti [Reuters].

Bunun üzerine Cenevre’deki görüşmelerde Hillary Clinton, stratejik saldırı silahları konusunda Rusya ve Amerika’yı bağlayan yeni bir yasal anlaşmanın bir an önce gerçekleştirilmesi ve görüşmelerin yeniden başlaması için ne gerekiyorsa yapılmasını istedi. Öyle ki Soğuk Savaş sırasında imzalanan ve süresi bu yılın sonunda dolacak olan uzun menzilli nükleer silahların azaltılması, START 1, anlaşmasının yerine yeni ve daha kapsamlı bir anlaşmanın geçmesi gerektiğini de belirtti.

Hillary Clinton’dan sonra konuşan meslektaşı Lavrov ise yeni bir anlaşmanın sadece nükleer silah başlıklarıyla sınırlı kalmaması “aynı zamanda kıtalararası balistik füzeleri, denizaltı balistik füzeleri ve ağır bombardıman uçakları gibi stratejik dağıtım araçlarını da içermesi” gerektiğini söyledi.

Kuşkusuz tüm bu açıklamalar ve planlanan barışçı politikalar, silahların etkinliğini azaltmak konusunda ümit verici ve sevindirici. Fakat bütün bu silahsızlanma nutuklarına rağmen dünyanın birçok yerinde devam eden satışlar, dile getirilen niyetlerin hiç de temiz ve saf olmadığını düşündürüyor.

Obama’ile duymaya başladığımız değiştik, değişiyoruz söylemlerine paralel biçimde ortaya konan kimi kararlar ve girişimler bir yana, bölgesel siyasi krizlerin çözümünde hiçbir belirleyici rol üstlenmeyen ABD’nin, elinin özellikle de ekonomik olarak ne kadar zayıfladığı açıkça görülüyor. Altından kalkılamayacak hale gelen askeri harcamalar, maceracı politikaların sonunun geldiğini haber veriyor. Fakat bu son bizim anladığımız ya da hayal ettiğimiz biçimde bir mutlu son değil ne yazık ki. Kanlı cephe bu kadar zayıflamışken umarız dünya kamuoyunun sağduyusu kalıcı insani adımlar atmayı becerir.

11 Mart 2009 Çarşamba

EZBER BOZAN GEZİ Mİ DEDİNİZ?

Özgür ATAK ozguratak@gmail.com http://fotografneyianlatir.blogspot.com/

Bu yazı Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.

ABD’nin Dışişleri bakanı Hillary Rodham Clinton göreve geldikten sonra yurt dışı gezilerine, geçmişte alışılagelmiş rotasından farklı olarak bilindiği gibi Doğu Asya ile başladı. Bizim için önemli olan, ikinci kısım ise Mısır, İsrail, Filistin (Batı Şeria), Belçika, İsviçre ve Türkiye’yi kapsayacak şekilde devam ediyor. 7 Mart’ta Ankara’ya gelecek olan Clinton’un bu gezisi için “ezber bozan” ifadesi kullanılıyor. Hatırlanacağı üzere daha önceki meslektaşları gezilerine Avrupa’nın lokomotif ülkelerinden başlarlardı. Fakat ne geçmişte ezbere dönüşen Avrupa ziyaretleri ne de şimdiki gezi rotası rast gele seçildi. ABD’nin giderek kontrolü kaybettiği ve adeta köşeye sıkıştığı Asya, bir çıkış yapmak için kesinlikle ertelenemeyecek bir başlangıç noktasıydı. Keza gezinin ikinci yarısı ise Obama’nın gerek kendi ülkesinden gerekse de ABD dışından büyük destek görmesine neden olan Bush yönetiminin yanlışlıklarını örtme iddiasına zemin oluşturması açısından önemli. Irak’tan çekilme hazırlıkları yapan Washington yönetiminin askerlerini ve silahlarını nereden ve hangi yollarla sevk edeceği sorunu, bölgeyi boş bırakmamak adına ihtiyaç duyacağı yeni üsler, Afganistan’da hazırlandığı yeni dönem ve son olarak Ortadoğu’da Türkiye’ye biçtiği görevler düşünüldüğünde 7 Mart’ın son derece önemli bir dönemeç olduğu görülüyor.

Peki ya Ortadoğu

Çok önem atfedilen Ortadoğu gezisinden, ise yakın gelecekte, bırakın siyasi olmasını, insani açıdan bile önemli/ etkili sonuçlar çıkacak gibi görünmüyor. Zira Ortadoğu temsilcisi Mitchell de, Bayan Clinton’da çözüm için yeni fikirlerle gelmediler.

İsrailliler Hillary’nin Filistin yönetimini reformlar konusunda ne kadar zorladığına bakacak. Filistinliler açısındansa Hillary’nin İsrail’in yerleşim planının gözden geçirilmesi gerektiğine yönelik söylemlerin önemi büyük. Öyle ki Washington Filistin Çalışmaları Enstitüsü’nden Nadia Hijab, Washington Post’ta yayınlanan bir haberde “Bir ABD yetkilisinin İsrail yerleşimlerinin uluslar arası hukuka aykırı olduğunu söylemesi sevindirici.” diyordu.

Yeni dönemde barış görüşmelerinin, İsrail’in sağ kanat ağırlıklı yeni meclisinin Hamas’a karşı takındığı tavır ve Fetih’e yüklediği görevler nedeniyle zorlu geçeceği açık. Kaldı ki bir çok uzman Hamas’a rağmen yapılacak barış çalışmalarının sonuca ulaşamayacağını düşünüyor.

Bush döneminde Ulusal Güvenlik Danışmanlığı’nda görevli olan, şimdinin Dış İlişkiler Konseyi sorumlusu Eliot Abrams, The Weekly Standart’taki makalelerinde önceki Dış İşleri Bakanı Condoleezaa Rice’ın çalışmalarındaki acı gerçeğe dikkat çekiyordu. “İsrail – Filistin barışına yaklaşmış değiliz. Yakın gelecekte Filstin Devleti’nin kurulması da söz konusu değil. Önemli olan bunların dışında kalıcı ve yapıcı bir Filistin programı üzerinde durulmalıdır.”

Carnegie Endowment for International Peace’ten Nathan J. Brown’un geçen hafta yayınladığı açık mektubunda İki Devletli Çözüm’de çıkmaz sokağa girildiğini ve bir B planının zamanının geldiğini belirtiyordu. Nathan’a göre bu plan dolaylı da olsa Hamas’la görüşme tabusunu yıkmayı hedeflemeli.

Maryland Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Shibley Telhami, Time dergisindeki mülakatında Hillary Clinton’un her ne yapacaksa çabuk yapması gerektiğini çünkü iki devletli çözümden her geçen gün uzaklaşıldığını söylüyordu. İsrail Batı Şeria ve Jarusalem’de yeni yollar ve binalar, yeni yerleşim alanları inşa ediyor. Telhami’ye göre İsrail Batı Şeria’nın tamamını kendisi kontrol altına alıp Gazze’yi de Ürdün yada Mısır’a havale etmek istiyor.

Herkesin Hamas’a yüklendiği dönemde bir açıklama da Arap Birliği Sekreteri Amr Musa’dan geldi: Amerika’nın Sesi’ne (Voice of America) verdiği mülakatta Hamas’ın ayrılıkçı tavrını terk etmedikçe tek bir Filistin Devleti’inin kurulmasının dahi barışın sağlanmasında yeterli olamayacağını dile getirdi.

Sonuç olarak gerek konuyla ilgili isimlerin yaptıkları yuvarlak, kesin ifadelerden uzak açıklamalar ve de ABD’nin bölgeye atadığı isimlerin çantalarının eski şeylerle dolu olması gösteriyor ki ne bozulan bir ezber var ne de ciddiye alınacak bir değişim. Olan sadece, kontrolü elde tutmak için rotanın değiştirilmesinden ibaret.

3 Mart 2009 Salı

İSRAİL TERÖR ÖRGÜTLERİ

Özgür ATAK ozguratak@gmail.com http://fotografneyianlatir.blogspot.com

Bu yazı Yeni Harman dergisinde yayınlanmıştır.

İsrail devletinin kuruluşunda, kendine tarım arazisi açmak isteyen çiftçi misali kendine alan açan ve yıllar sonra bir dizi siyasi manevralarla ülkeye dönüşen İsrail devlet örgütü 1900’lerin başında ortaya çıkan bir çok çete sayesinde bu günlere gelebilmiş. Burada ele alınanların çoğu resmi nitelik kazanarak devletin kurucu unsurları halini almış örgütler fakat bir de yakın geçmişte yine gizli servis aracılığıyla oluşturulan ve kullanılan ve bir çok mülteci kampında soykırım yapan örgütler var. Onları incelemeyi ise başka bir zamana bırakıyoruz.

İbranice savunma anlamına gelen, gizli yer altı örgütü Haganah önceleri Bar Giora ve sonrasındaki Hashomer gibi 100 kişilik küçük savunma birlikleri halinde 1900’lerin başında doğan otorite boşluğunda Filistin’de varlık göstermeye çalışıyordu. 1920 yılında Arap ve 1921 yılındaki Jaffa ayaklanmalarında Yahudi önderleri kendi yaşam yerlerinin İngiliz hükümeti tarafından korunmayacağını düşünerek daha örgütlü davranmaya karar verdiler ve Haganah’yı kurdular. Örgüt daha sonra karşı saldırıya geçerek etki alanını genişletti ve 1920 ile 1929 arasında güçlü, merkezi bir birlik halini aldı. Haganah örgütü sadece birkaç yerde faaliyet gösteren ve çok fazla silahlanamamış birliklerden oluşuyordu. Militanları daha çok çiftçilerdi. 1929’daki Arap katliamı sonrasında Haganah’nın rolü ciddi biçimde değişti. Çok daha büyük bir organizasyon haline gelerek Yahudi yerleşimlerinin çoğunda neredeyse bütün gençliği etkileyen ve binlerce üyesi olan bir yapıya ulaştı. Yabancı silahlı güçlerin çeşitli mühimmatlarını ele geçirip silah kapasitesini arttırdı ve yeni, eğitilmiş insanlardan oluşan bir yer altı örgütü inşa etti.

1936’ya gelindiğinde 10 000’i savaşmaya hazır 40 000 kişilik bir silahlı güç haline gelmişti. 1936-1939 Arap isyanı sırasında İngiliz çıkarlarını koruma görevini üstlendi. On üç bölgesel gruptan oluşan ve 1 500 savaşçısı bulunan FOSH (Plugot Sadeh = Arazi Birlikleri) ve daha sonra HISH (Heil Sadeh = Arazi Kuvvetleri) birlikleriyle Arap isyanlarını bastırdı. Hiç bir zaman İngiliz yetkililerince resmi olarak varlığı kabul edilmeyen örgüt, zaman içerisinde Albay Orde Wingate tarafından oluşturulan ve eğitimi üstlenilen Yahudi Toplum Polisi, Yedek Yahudi Birlikleri, Özel Gece Mangası adlarıyla tanındı ve İngiliz birliklerine entegre oldu. Örgütün temel anlayışı en iyi savunma saldırıdır şeklindeydi ve 1931’e gelindiğinde örgütün en militan unsurları Irgun Tsva'i-Leumi’i (Ulusal Ordu Birliği) kurdu. 1940 yılında Irgun İkinci Dünya Savaşı’nda İngiliz güçlerine saldırıp saldırmama konusunda fikir birliği sağlayamayınca içinden Lehi’yi (Lochamei Herut Yisrael = İsrail Özgürlük savaşçıları yada daha yaygın bilinen adıyla; liderleri Avraham Stern’den hareketle Stern Çetesi) doğurdu. Stern'in en büyük amacı, “Fırat ve Nil arasında bir İbrani Krallığı” kurmaktı. Amacının büyüklüğüne oranla Lehi’nin gücü çok sınırlıydı. Üye sayısı birkaç yüz savaşçıyı geçmiyordu ve silah stoku da çok kısıtlıydı. Hedeflerle gerçek güç arasındaki fark Stern'in savaş metodunu sert ve aşırı eylemler olarak belirlemesine neden oldu. Örgüt Filistin'deki havaalanlarına, demiryollarına ve öteki stratejik tesislere saldırılar düzenledi. Filistin dışında da terör eylemleri düzenleyen örgütün iki üyesi, 6 Kasım 1944'te Kahire'de İngiliz hükümetinin Orta Doğu temsilcisi Lord Moyne'u öldürdü. Kasım 1945'te İsrail Savunma Birlikleri kurulunca Stern Çetesi de, Haganah ve İrgun gibi bu harekete katıldı. Örgüt bu hareketin içindeyken çeşitli operasyonlar gerçekleştirdi. Bunların en önemlisi Haziran 1946'da gerçekleştirilen ve 11 örgüt üyesinin de öldüğü Hayfa demiryolu şantiyesinin bombalanması eylemiydi.

1939 yılında İngiliz hükümeti Filistine olan Yahudi göçüne büyük sınırlamalar getirince, daha önce İngiliz birliklerince silah ve eğitim açısından desteklenen, Lübnan ve Filistin’lileri Nazi şiddetinden korumakla görevli ve Haganah’ya bağlı Palmach adlı birim 100 000 den fazla Yahudi’nin gizli yollardan Filistin’e getirilmesini sağladı. Bu süreçte de, İngilizlerin göç kısıtlamalarına karşı bir çok protesto gösterisi örgütledi.

1944’te İngilterenin ortadoğu bakanı Lord Moyne’nun Lehi militanları tarafından suikastle öldürülmesindne sonra Haganah, Irgun ve mensuplarının kaçıırlıp sorgulanmaları ve benzeri işler için İngilizlerle birlikte çalıştı. Yahudi halkını korumak için Haganah’ya katılan bir çok Yahudi genci bu gelişmeler karşısında çok büyük hayal kırıklığı yaşadılar. Irgun ise tabanına bir iç savaşa sebebiyet vermemek için kendisine yapılanları karşılıklsız bırakma çağrısında bulundu. Fakat bazı Irgun üyeleri bu çağrıya kulak asmadılar ve intikam için çalışmaya başladılar. Haganah’nın Irgun ve Lehi’ye karşı başlattığı ve Av Mevsimi olarak bilinen bu süreç üç örgütün de İsrail Savunma Birlikleri adı altında toplanmasıyla sona erdi.

Bu yeni yapılanmada üç örgütün farklı görevleri vardı: Lehi bireysel terörist saldırıları düzenlemekle, Irgun noktasal askeri operasyonları yürütmekle, Haganah ise son ve kesin saldırıları gerçekleştirmekle görevliydiler. Bu birleşik yapı Irgun’un dokuz ay sonra 22 Temmuz 1946’da Filistin'deki İngiliz yönetiminin merkezi olan Kudüs'teki King David Oteli'ni bombalamasıyla son bulur. Bu olaydan sonra Haganah kendisini diğer iki örgütten ayrı tutmaya karar verir.

Irgun’un İngilizlere karşı giriştiği savaşın asıl nedeni 1939 yılında açıklanan Beyaz Sayfa bildirisindeki Manda ilanıydı. 1944’e kadar İngilizlare ait bir çok bina ve kuruma düzenlenen saldırılar başta olmak üzere bir çok resmi görevlinin öldürülmesiyle geçen beş yıl, İngilizlein İkinci Dünya Savaşı’nın ilk yılında Haganah’yı desteklemesine neden oldu. Daha sonra bir çok Filistinli yahudi İngiliz Ordu Birliklerine bağlı Yahudi Tugayı adı altında eğitildi ve Kuzey Afrika ve İtalya’da savaşmak üzere görevlendirilidiler. Savaştan sonra Filistin üzerindeki vesayetinden vaz geçmeyen İngiltere’ye karşı tavır alan Haganah Atlit Camp’taki demir yolu ağının bombalanması, çeşitli üslere sabotaj ve baskınlar, yasadışı yollardan Filistin'e girmiş Yahudileri ülke dışına çıkarmakta kullanılan gemileri havaya uçurmak gibi bir çok eylem örgütledi. Diğer eylemlerini ise şöyle sıralayabiliriz:

31 Aralık 1947`de yukarıda adı geçen Beledu`ş-Şeyh köyüne gerçekleştirilen ikinci saldırıda köy halkından 600 kişi öldürüldü.

5 Ocak 1948`de Batı Kudüs`te Müslüman Araplar’a ait Semiramis Oteli`ni kundaklayıp 26 kişinin yanarak ölmesine sebep oldu.

14 Şubat 1948`de Palmach’a mensup teröristler tarafından el-Celil`e bağlı Sa`sa` köyüne düzenlenen saldırıda 20 ev içindekilerle birlikte yıkılmıştır.

13 Mart 1948`de Kefer Huseyniye köyüne bir saldırı düzenleyerek köydeki evlerin çoğunu yıkıp ve 30 kişiyi öldürdüler.

31 Mart 1948`de Hayfa- Yafa trenini havaya uçurarak 40 Filistinlinin ölümüne sebep oldular.

11 Nisan 1948`de el-Kastel yakınındaki Kaloniye köyüne baskın düzenleyerek birçok kişiyi öldürdü, birçoklarını da yaraladılar.

28 Ekim 1948`de Devayime katliamı gerçekleştirildi. Bu olayda Siyonist teröristler 3000 kişiden oluşan köy ahalisini köyün camisine doldurarak kurşun yağmuruna tuttular ve çoğunu öldürdüler

Haganah daha sonra 1948’de İsrail Devletinin kurulmasından iki hafta sonra oluşturulan İsrail Savunma Kuvvetleri’ne dönüştürüldü. O günlerde ünlü olmayan üyelerindne bazıları Yitzhak Rabin, Ariel Sharon, Rehavam Zeevi, Dov Hoz, Moshe Dayan, Yigal Allon ve Dr. Ruth Westheimer’di.

Irgun ise 17'si Yahudi olmak üzere toplam 91 kişinin hayatını kaybettiği King David otelinin bombalanmasından sonra, 29 Eylül 1947 tarihinde de Filistin'in Hayfa şehrinde bir polis karakolunu bombalayarak 4 İngiliz ve 4 Arap polisle 2 Arap sivil olmak üzere, toplam 10 kişinin ölümüne yol açtı. 29 Aralık 1947’de Kudüs'teki bir kafeye el bombaları atarak 11 Arap sivilin ve 2 İngiliz polisinin ölümüne sebep oldular. 7 Ocak 1948’de otobüs durağındaki Arapların üzerine bomba atarak 17 kişiyi öldürdüler. 9 Nisan 1948’de Stern Çetesi ile birlikte bir Filistin köyü olan Deir Yasin'e akıllara durgunluk verecek bir baskın düzenleyip 254 Filistinliyi öldürdüler.

Aslına bakılırsa yukarıda anlatılanlar üzerine belki bir kitap bile yazılabilir. İrili ufaklı onlarca örgüt değişik bir sürü illegal faaliyet göstererek bu günlere gelmiş bulunuyorlar. Bu günse yaşanan bu saldırgan tavrın aslında çok değil, seksen yıl öncesine dayandığı kolaylıkla anlaşılabiliyor.

26 Şubat 2009 Perşembe

ADIM ADIM ŞERİAT

Özgür ATAK ozguratak@gmail.com http://fotografneyianlatir.blogspot.com/

Bu yazı Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.

ABD Asya’daki ağırlığını her geçen gün kaybederken, bir yandan da uzun sayılabilecek bir süredir faaliyet gösterdiği (insansız uçaklarıyla onlarca sivilin ölmesine neden olduğu) Pakistan’da, çiçeği burnunda Obama’nın elini zora sokacak bir gelişmeyle dengeleri yeniden kurmak zorunda kalıyor.

Svat vadisinde artık şeriat hükümleri geçerli. İslamabad yönetimi ülkede ciddi bir ağırlığı olan İslamcılarla yaptıkları anlaşmayla Afganistan sınırındaki karışıklıkları gidermeyi hedefliyor. Pakistan'ın Kuzey Batı eyaleti zaten uzun yıllardır devlet otoritesinden uzak bir yaşam sürüyordu. Bölgede resmi olmasa da yıllardır şeriat hükümleri uygulanıyordu ve yetmişten fazla yerel Şeriat mahkemesi bulunuyor. Kur’an eğitimi veren yaklaşık 13 bin medresenin olduğu tahmin edilen ülkede özelikle fakir ailelerin çocukları, kimsesizler ve Afganistan’dan gelen mülteci çocuklar bu medreselerin en bilindik öğrencileri oluyordu.

Bu manzara karşısında uluslar arası yorumculara göre Pakistan hükümeti fiilen zaten sürmekte olan bir durumu resmi olarak kabullenerek hem bölge halkının taleplerini karşılamış hem de şiddeti kontrol altına almış olacak. Kaldı ki Pakistan’daki Taliban hareketi yapılan anlaşmanın peşi sıra, gelişmelerden duyduğu mutluluğu göstermek için tek taraflı olarak on günlük ateşkes ilan etti.

Hatırlanacağı üzere Afganistan’daki cihat militanları, Sovyetlere karşı savaşta görev aldıktan sonra 1990’da başlayan iç savaşın sona ermesinde de kullanılmıştı. Afgan halkı sürekli savaş halinde yaşamaktan, yolsuzluk yapan geleneksel iktidar sahiplerinden bıkmıştı. Bundan güç alan Taliban, yönetimi ele geçirdiğinde Afganistan’da düzen ve güvenliği kendi yöntemleriyle yerine getirdi. Taliban’ın Pakistan’da güçlenmesi sürpriz değildi aslında. Afganistan Pakistan arasında yaşayan halk Peştun. Peştunlar, 19’uncu yüzyıl sonunda Britanya İmparatorluğu’nun sömürge rejiminde oluşturulan sınırlarla, Afganistan ve Pakistan’a dağılmak zorunda kalmışlardı. Fakat zaman içinde sınır, gündelik yaşamda bir ayrılığa sebep olmadı ve sürmekte olan ilişkiler sayesinde Taliban militanları Pakistan’da faaliyetlerine devam ettiler. Etki alanlarını genişletirken bir yandan da Hindistan’ın kuzeyindeki muhafazakâr Debandi medreselerinden beslendiler. Bu medreselerde yetişen kişiler örgüt içinde önemli görevlere getirildiler. Dahası medresenin parasal kaynaklarının da özellikle Pakistan’da yürütülecek faaliyetlerde kullanıldığı bir çok kaynak tarafından dile getiriliyordu. [Dwelle/ Peter Phillipp].

Özellikle Hindistan'daki Mumbai saldırısından sonra ABD'nin Pakistan’ı suçlar tavırlar takınması İslamabad yönetimini farklı arayışlara yöneltmişti. Pakistan, bölgedeki konumunu güçlendirmek için Çin’le geçtiğimiz birkaç ay içinde çeşitli güvenlik anlaşmaları yaptı. Taliban’la yapılan anlaşma da sanki bu sürecin devamı gibi.

11 Eylül olaylarının ardından başlatılan operasyonlar ABD’nin Afganistan'a yerleşerek Rusya'yı güneyden, Çin'i batıdan, İran'ı ise arkadan izleyeceği bir konum elde etmesini sağlamıştı. Öte yandan Orta Asya'nın enerji kaynaklarına yakınlığı, Pakistan'ın nükleer silahlarının İsrail'in güvenliği için gözaltında tutulması, ne yapacağı tam kestirilemeyen Hindistan'ı izlemek ABD açısından 2009 yılında da önemini arttırarak koruyacağından Obama Afganistan'da ki ABD güçlerinin sayısını bu yıl sonuna kadar 30 bin asker arttırarak 70 bine çıkarmayı hedeflemekteydi. Fakat Obama bu tür planlar yaparken geçtiğimiz ay Kırgızistan, çok sayıda Amerikan birliğinin Afganistan’a nakliyesi için kullanılan üssün kapatılmasına karar verdi. Kırgızistan’ın bu kararına ek bu hafta İslamabad yönetiminin hayata geçirdiği şeriat anlaşmasıyla birlikte ABD’nin Afganistan'a açılan güney kapıları da tehlikeye girmiş gibi görünüyor.
Ne yazık ki bölgedeki gelişmeler iki ucu pis değnek gibi. Bir uçta ABD patentli, eksik demokrasi diğer uçta ise Taliban şeriatı. Sivil halk pis kokulardan bir türlü kurtulamıyor.

19 Şubat 2009 Perşembe

AVRUPA BİRLEŞİK DEVLETLERİ’NİN HAZİN ÖYKÜSÜ

Özgür ATAK ozguratak@gmail.com http://fotografneyianlatir.blogspot.com/

Bu yazı Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.

Avrupa Birliği Projesi büyük bir medeniyet hamlesi olarak dünya kamuoyuna sunuluyordu ve biz buna karşı çıkarken Freud’un “America was a great mistake” sözünü hatırlıyorduk. Avrupa’nın genelinde kabul görmeyen anayasadan ve Euro bölgesine bir türlü girmeye ikna olmayan birlik üyesi ülkelerin dönem dönem yaptıkları açıklamalardan sonra AB’nin de ne büyük bir hata olduğu ortaya çıkıyordu. Zira birlik sürecinin sağlıklı bir şekilde yoluna devam edebilmesi için ekonomik entegrasyonun ve birliğin ideallerine uygun pazar yapısının sağlanması gerekiyordu. Fakat yaşanan ekonomik krizle birlikte tam tersi gelişmelerin söz konusu olduğunu görüyoruz.

80’lerle başlayan süreçte olmayan parayla yapılan bir dizi sanayi yatırımı, eritilmesi ancak bir “israf çağına” girilmesiyle mümkün olacak kapasite fazlası yaratmıştı. Bu israf çağı neredeyse bütün finans kuruluşlarınca şişirilen ve şiştikçe de çeperi incelen bir kredi köpüğüyle desteklendi. Gelinen noktada köpük patlayınca ne devletler üstü yapılara dönüştürülen devasa, çok uluslu şirketler ne de dünyanın en büyük ekonomileri (süper güç devletleri) bu patlamanın şiddetine göğüs gerebildiler. Toplamıyla dünyanın birinci büyük ekonomisi AB de, lokomotif ülkelerinin kendi dertlerine düşmesiyle bu şiddet karşısında tüm bağları zayıflamış ve her köşesinden sosyal gerilim/ çatışma haberleri gelen yaralı bir deve dönüşüverdi.

Krizin aşılabilmesi için açık bir iktisadi gerçek söz konusu. Stoklardan taşan kapasite fazlasının en kısa sürede ortadan kaldırılıp, temiz ve yeni bir sayfa açılması. Fakat bu öyle kolay gelişecek bir süreç değil. Zaten daralan talebin yanında işsizliğin daha da artmasına ve derin yoksullukların yaşanmasına neden olabilecek, giderek sınıfsal çatışmaların artacağı ve mevcut iktidar yapılarının değişime zorlanacağı yeni bir süreç. Bu da hükümetlerin sahip oldukları stratejik sanayilerini ve bu sanayilere ait iş gücü potansiyellerini koruyacak politikalar geliştirmesine neden olacaktır. Bunun için korumacı ekonomik modeller gündeme geliyor. Yetmiyor talep artışını sağlamak için piyasaya kaynak sağlanıyor. Fakat yaratılan talebin ithalata dönüşmemesi için de iç piyasayı koruyucu önlemler alınıyor. (Eski otomobillerini hurda niyetine satıp Alman marka yeni otomobil alana 2500 Euro’ya varan teşviklerin verilmesi gibi [Der Spiegel]). Öyle ki Fransa otomotiv sektörüne yapacağı yatırımlar için şart olarak firmaların yatırımlarını ülkeye geri döndürmelerini koyuyor [Le Monde]. Bu gelişmeler ise doğal olarak birlik projesinin niyetleriyle hiç örtüşmüyor.

Hal böyle olunca para politikalarında da serbestleşme çabaları gündeme geliyor. Bilindiği gibi bütünleşme sürecinin en önemli ayağı ortak para birimi ve dolayısıyla tek merkez bankası politikası. Avrupa Merkez Bankası’nın en başta gelen görevleri bütçe açıklarını ve kamu borçlarını düzenlemek/ sınırlamak. Fakat geçtiğimiz on yıl içinde, özellikle genişlemeyle birlikte, birlik içinde bu yönde bir homojenlik ve dolayısıyla ortak hareket etme alışkanlığı kazanılamadı. Fransa, Almanya ve İngiltere dışındaki kurucu üye ülkelerin bile bu üç ülkeye göre borçlanma ihtiyaçları ve dolayısıyla faizleri aynı değil. Bu da birbirine yapışık fakat, genleşme katsayıları farklı olan malzemelerin bir birleri üzerinde deformasyona neden olmaları gibi bir dizi çarpılmaya neden oluyor. Krizin çalkantılı ortamında tek tek ülkelerin korumacı politikaları, bir miktar da olsa, çarpılmayı azaltıyor ama kopmaları da peşinden getiriyor. Bu işleyişe bir de işsizlik artıp sosyal yardım talepleriyle radikalleşen toplumsal muhalefetler eklenince hükümetler genelden ayrı tavır almaya mecbur kalıyorlar. Öyle ki bir çok uluslar arası ortaklığını da öne sürerek İsveç hükümetinden kredi talebinde bulunan SAAB bile yeterince ulusal bulunmayarak ve kaynakların sosyal yatırımlarda kullanılacağı gerekçesiyle geri çevriliyor [Dwelle.de]. Öte yandan emek cephesinde de sosyal ilişkiler bazında, emeğin ruhuna hiç uymayan gelişmeler söz konusu. İngiltere’de yabancı işçi düşmanlığı artıyor. Sendikalar yerli çalışanların daha az vergi vermelerini sağlayacak yasal düzenlemelerin yapılması yönünde bastırıyorlar. Böylelikle değil sermayenin, “Emeğin Avrupa’sı” bile hayallerin çok uzağında kalıyor ve AB büyük bir hataya dönüşüyor.

16 Şubat 2009 Pazartesi

HOŞ GELDİN FRANSA

Özgür ATAK ozguratak@gmail.com http://fotografneyianlatir.blogspot.com/

Bu yazı soL dergisinde yayınlanmıştır.

NATO’nun askeri kanadından 1966 yılında ayrılan Fransa, şimdi geri dönüyor. İttifak’ın Virginia ve Lizbon’daki iki komutanlığını üstlenmek isteyen Fransa’nın bu talebi NATO’nun 3-4 Nisan tarihlerindeki Strasbourg ve Kehl kentlerinde 60’ıncı kuruluş yıldönümü zirvesinde ele alınacak. Bu arada Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı çıkan Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Ankara’nın NATO bünyesinde engel çıkarmaması için Washington’dan destek istiyor
. Bu toplantıda konuşulacak maddelerin başında NATO’ya girmesi tartışılan Rusya geliyor. Hatırlanacağı gibi Moskova Sovyetler Birliği’nden ayrılan 6 ülke ile bir araya gelerek NATO’ya alternatif askeri bir güç oluşturmak için özellikle ABD’nin füze kalkanı projesinden sonra çalışmalarını hızlandırmış durumda. Hem bu gelişme karşısında hem de uluslar arası alandaki askeri konumlanışlar açsından Almanya ve Fransa da NATO ve Avrupa Birliği’nin daha yakın çalışması için harekete geçtiler.
İki ülke lideri geçtiğimiz hafta Le Monde gazetesinde konuya ilişkin ortak bir makale yayınladılar. NATO’nun Avrupa Birliği ile daha yakın çalışması gerektiğine, bunun gelecekte iki taraf için de ne kadar önemli olduğuna vurgu yapıyorlardı bu makalede. Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin göreve geldiği günden bu yana ABD ile bir çok konuda iş birliği içinde olma hevesi NATO konusunda da kendini gösteriyordu. Sarkozy’nin savunduğu NATO’ya dönüş fikrinin önümüzdeki NATO zirvesinde artık bir devlet politikası olarak değerlendirileceğine kesin gözüyle bakılıyor.

Yine aynı gazetede çıkan habere göre; Fransa Amerika’dan, Virginia eyaletindeki Norfolk’ta bulunan ittifakın doktrin, organizasyon ve güç kullanımına ilişkin değişikliklerini tespit eden ACT (Allied Command Transformation) başta olmak üzere, diğeri ise Lizbon'da olan iki komutanlığın kendisine devredilmesini talep ediyor.
ACT birliklerinin komutası NATO’nun iki önemli stratejik biriminden birisi. Geleneksel olarak Amerikan komutanları tarafından yürütülen bir görev ve 200 kişilik bir ekipten oluşuyor. Ancak bu komutanlık operasyon sırasında aktif görev almıyor. Lizbon bölgesel komutanlığında ise Acil Müdahale Gücü'nün yanı sıra bir de uydu fotoğraflarını analiz merkezi bulunuyor. Yani Fransa’nın talip olduğu iki komutanlık da stratejik olarak önemi yüksek fakat operasyonel olarak aynı etkiye sahip olmayan komutanlıklar. Adı geçen birimler için mevcut durumda çok büyük bir askeri kadro ve bütçenin ayrılması söz konusu değil. Kaldı ki bir çok analiste göre bu iki birime her ne kadar Fransa talipse de Amerika da bırakmaya çoktan hazır. Önümüzdeki günlerde 28 üye ülke konuya ilişkin görüşlerini bildirecekler. Karar ise Nisan ayında yapılacak zirvede resmen açıklanacak.
Fransa’nın NATO politikası Türkiye hükümetini de yakından ilgilendiriyor. Çünkü Türkiye Avrupa Birliği ile yürüttüğü müzakerelere Sarkozy’nin engel olmaya kalkışması üzerine bu konu ilk gündeme geldiği günlerde elindeki NATO kozunu ileri sürmüş, Fransa’nın askeri kanada girmesine karşı çıkacağını açıkça belirtmişti. Cumhurbaşkanı Sarkozy, Türkiye’nin NATO kozuna karşılık, AB dönem başkanlığı süresince Türkiye konusunu gündeme getirmeden, müzakerelerin kendi seyri içinde devam etmesini sağlamıştı. Fransız yöneticiler bununla da yetinmeyip zirve öncesinde Amerika birleşik Devletleri yeni başkanı Barack Obama ve ekibinden Washington’un bu süreçte Ankara ile Paris arasında resmen arabuluculuk yapmasını ısrarla istedi. Geçtiğimiz hafta içinde Washington’a giden Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner, Amerikan meslektaşı Hillary Clinton ile Irak, Afganistan, Darfur, Kongo ve İran meselelerinin yanında NATO konusunu da konuşacak ve bu konuyla ilgili Türkiye’nin tutumu özel olarak ele alınacak. (Washington Post).

Fransa ABD’ye meydan okuyor

10 Mart 1966’da 14 NATO üyesi ülkeye hitaben yaptığı bir açıklamada General de Gaulle, Fransız hava kuvvetlerini NATO sistemine entegre etmeyi reddetmiş, Akdeniz’deki Fransız filosunu NATO kontrolünden çıkarmış ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Fransa’da nükleer silahlar ve bunları atma vasıtaları bulundurmasını yasaklamıştı. General de Gaulle 1958 yılında tekrar iktidara döndüğünden beri, İttifak’ın kendisini değil ama örgütün özelliklerini değiştirmeyi istiyordu. 1966 senesinde dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle, ABD Başkanı Lyndon Johnson'a gönderdiği mektupta Fransa'nın ulusal bağımsızlık ve özerk kararlar alabilme amacıyla NATO'nun askeri kanadından çekilmek istediğini bildiriyor. Temel amaç Fransa'nın NATO kısıtlarına takılmadan nükleer projelerini hayata geçirebilmek.
Fakat buna karşın iptal edilen bir çok uygulama ve anlaşmaya rağmen Fransa Washington Antlaşması konusunda herhangi bir sorgulamada bulunmadı ve Atlantik İttifakı’nın sürdürülmesini istediğini belirtti.

Washington Antlaşması 1949 yılında Sovyetler Birliği tehdidine karşı bir grup ülke tarafından imzalanmıştı. 1950-1954 yılları arasında Kuzey Atlantik Konseyi (KAK) kararı ile kurulan Örgüt’e barış zamanında bir Amerikalı generalin başkanlık etmesi kararlaştırılmıştı. Örgüt, entegre bir komuta yapısı oluşturmak, Avrupa’da konuşlanan kuvvetler için harekat planları hazırlamak, ve bu kuvvetlerin eğitimi ve entegrasyonunu koordine etmekle görevlendirilmişti.

General de Gaulle’ün bu açıklamasıyla Haziran ayı başlarında acilen, KAK; askeri karargahını Fransa dışına, tercihen Benelux devletlerinden birine taşımaya karar verdi. Sürenin çok kısa olmasına rağmen Belçika’lı inşaat şirketleri ihtiyaç duyulan bir çok tesisi inşa etti. Bütün personel ve gerekli donanım yine aynı kısa süre içinde yeni karargaha taşındı. Bu inşaat ve nakil operasyonu o dönem ilgili firmalara hayal bile edemeyecekleri miktarda paraları çok kısa bir süre içinde kazandırmıştı.

Altmış yıl aradan sonra geri dönme hazırlıkları yapan Fransa’nın bu planı pratikte, askeri kanatta resmen yer almamasıyla çok büyük bir fark içermiyor. Çünkü NATO’ya en çok katkı sunan beşinci ülke olan Fransa (dördüncü Türkiye) zaten 1990 yılından bu yana kısmen askeri kanada entegre olmaya başlamıştı. Üstelik NATO’ya en çok asker gönderen ülkeler arasında yer alıyor. Irak hariç ABD’nin bütün askeri projelerinde yer alıyor ve Afganistan’ı son derece önemsiyor. Yeni dönemde 800 askerini daha Afganistan’a gönderecek. Askeri kanada dönüş kararıyla Fransa yazıda belirtilen birimlerde olmak üzere şimdilik 900 askerini daha NATO çatısı altında görevlendirmiş olacak. Başta da belirtildiği gibi Fransa ve Almanya Avrupa Birliği ile NATO'yu daha da yakınlaştırmak için çeşitli projeler geliştirmek ve bu ortak projelerini hayata geçirmek için çaba harcayacaklar. Bu girişimle elde etmeyi düşündükleri en büyük amaçları ise ulusal savunma harcamalarını biraz daha kısabilmek için etkin bir NATO güvenlik şemsiyesini kullanmaktan başka bir şey değil. Şimdilik ABD’nin başını çektiği kanatla Fransa karşılıklı olarak birbirlerinden faydalanma aşamasındalar. Kimin daha çok fayda sağlayacağını zaman ve o zaman içerisinde yürütülen siyasi faaliyetler belirleyecek.

RUSYA’NIN YENİDEN KEŞFİ

Özgür ATAK ozguratak@gmail.com http://fotografneyianlatir.blogspot.com/

Bu yazı Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.

Bilindiği gibi 2008’in son çeyreğine kadar yani dünya ekonomisindeki olumsuz gelişmeler etkisini arttırmaya başlayana kadar Türkiye; ABD ve AB’nin özellikle bölgemize yönelik her türlü açılımında bir üs olarak kullanılmayı kabul ediyordu. Bu durumun en büyük gerekçesi geride bıraktığımız elli yıllık süre içinde gelişen batı cephesinde yer alma çabası ve bunun en somut meyvesi olan AB üyeliğiydi. Fakat işin rengi küresel krize bağlı olarak değişmeye başlayınca Türkiye yakın duracağı yeni büyük dostlar aramaya başladı ve “Rusya’yı yeniden keşfetti.”

Öyle ki geçtiğimiz üç yıl içinde iki ülke arasında tam dokuz ziyaret gerçekleştirilmiş. Çünkü bir yandan da Rusya’ya kimi fiziki şartlar nedeniyle de bağımlı olduğumuz söylenebilir. Geçtiğimiz yılda da, Kazakistan'ın başkenti Astana'nın başkent oluşunun 10. yıl dönümü kutlamaları sırasında Gül ve Medvedev 2008 Aralık sonu itibariyle bir görüşme kararlaştırmıştı. Kararlaştırılan bu görüşme Gül’ün sağlık problemleri nedeniyle Şubat ayının 12’sinden itibaren dört gün sürecek şekilde gerçekleştirildi.

Bu son ziyaretle ilgili olarak, Rusya eski başbakanı ve şu an Rusya Sanayi ve Ticaret Odası Başkanlığını yürüten Yevgeni Primakov’un da belirttiği gibi Rusya Federal Gümrük rakamlarına göre 2006 yılında 17 milyar dolar olan toplam ticaret hacmi 2008 sonunda 33 milyar dolara ulaşarak iki yılda iki katına çıkan bir ticaret ilişkisi söz konusu.

Türkiye Rusya ile ticaret hacminde bugün Almanya, Japonya, İngiltere, Fransa, Hindistan ve Güney Kore gibi ülkeleri geride bırakıp Rusya'nın tarihte ilk kez birinci ticari ortak haline gelmiş durumda.

Gül'ün ziyaretinde ele alınacak en önemli konulardan biri, Rus şirketlerinin Türkiye'deki doğal gaz depolarının yapımı ve gaz dağıtımı altyapısı ihalelerine katılması olacak [La Figaro]. Çünkü bu gün Türkiye'nin iç piyasada tükettiği gazın yaklaşık yüzde 70'i Rusya'dan sağlanıyor. Üstelik Türkiye’nin böylesi önemli bir pazar olması nedeniyle geçen yıl sonunda Gazprom'un İhracat Bölümü Başkanı Sergey Komlev'in Türkiye'ye yaptığı ziyaret sırasında petrol fiyatlarının düşük seyretmesi halinde 2009’da Türkiye'ye verilecek gaz fiyatında yüzde 20 indirim yapılabileceğini söylemişti. Ayrıca Türkiye’nin kendi kullanımlarının dışında bu alanda gelişmesi muhtemel iş birliğinden biri de Rus şirketi Gazprom’un, Avrupa'ya doğalgaz sevkıyatını kesintiye uğratan Ukrayna'yı devre dışı bırakmak için harekete geçmesiyle ilgili. Öyle ki, Karadeniz'de Mavi Akım'ın dışında ikinci boru hattı inşa etmek için resmî başvuru yapan şirket, Türk karasularında da mühendislik çalışması yapmak için izin istedi [Rus İnterfax].

Enerji konusu sadece doğal gaz ile sınırlı değil. Türkiye Moskova Büyükelçisi Halil Akıncı İnterfax’a verdiği röportajda ziyaret sırasında, Rus elektrik şirketi ''UES Russia''nın Ermenistan'daki şirketleri üzerinden Türkiye'ye elektrik satma ihtimalinin de değerlendirileceğini söyledi. Ayrıca Türkiye'nin nükleer santral ihalesine katılanlardan sadece Rus Atomstroyexport'un teklif verdiği, diğer firmaların ihalenin ertelenmesini talep ettiği de unutulmamalı. 2009’dan itibaren Rusya’nın Türkiye’de nükleer santral yapımı ve benzeri konularda da adı geçerse şaşırmamak gerek.

Adı geçen tüm bu başlıklar Türkiye açısından Batı alternatifi bir temas noktasıymış ve bu nedenle de olumluymuş gibi görünse de gerek elektrik alımı, gerek nükleer yatırımlar gerekse de artan ticaret hacmine rağmen Türk mallarına Rus gümrüklerinde kırmızı hat uygulanması ilişkilerin yine bir bağımlılık ekseninde yürüdüğünü ve yürüyeceğini gösteriyor. Hatta bir çok yorumcu TIR kamyonların gümrük kapılarında bekletilmesinin “Amerikan askeri gemilerinin İstanbul Boğazından Karadeniz’e geçmesine izin verildiği için Rusya’nın Türkiye’yi cezalandırma çabası” olduğunu düşünüyor. Her ne kadar Rusya'nın Ankara Büyükelçisi Vladimir İvanovskiy, ziyaret sırasında bu konunun da ele alınacağını ve bir çözüme kavuşturulacağını söylese de Gül'ün ziyareti, Resmi olmayıp, Devlet Ziyareti niteliğini taşıdığı için bir anlaşma imzası söz konusu olmayacak.

Hadi hayırlısı.

2009’DA RUSYA

Özgür ATAK ozguratak@gmail.com http://fotografneyianlatir.blogspot.com/

Bu yazı Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.

Daha önce de belirtmiştik; Rusya bol nüfuslu bir evin, çok konuşmayan ama konuştuğu yada tavır aldığı zaman ortalığı karıştıran iki numaralı çocuğu adeta. Baba, anne ve büyük ağabey asıl tartışmaları yürütürken, zaman zaman yaptığı çıkışlar bir an için dengeleri değiştiriyor. Fakat basiretsizliğinden ötürü bu denge değişimini kendisi lehine kalıcı kılamıyor. Tabi sadece basiretsizliği nedeniyle demek biraz haksızlık olacak, dilediğince hareket etmesinin önünde bir dizi engel var.

Bu gün Rusya’nın Uluslararası alanda denge değişimine neden olan çıkışlarının merkezinde kuşkusuz ABD duruyor. Özellikle de ABD’nin Orta Asya ve Sovyetler Birliği’nin etki alanındaki ülkeler üzerinden geliştirdiği politikalar Rusya için, önünü almazsa ileride çok daha büyük sorunlara dönüşecek başlıklar içeriyor. Bu gün Kremlin yönetimi her ne kadar kaybettiği mevzileri geri kazanabilmiş değilse de Orta ve Doğu Asya’da Amerika Birleşik Devletleri’nin elini oldukça zayıflatmış durumda. Bu kuşkusuz Çin ve Hindistan’ın başını çektiği, her biri birer hegemonya adayı olan yeni bölgesel oyuncuların bağımsızlıktan yana tavırları ve ABD’nin dünya kamu oyunda giderek yitirdiği saygınlığı sayesinde oldu. Fakat Rusya’nın bu gelişmelerde geçmişten gelen gücünü hissettirerek söz sahibi olması bölgede bir çok dengenin batı aleyhine değişmesine büyük katkısı oldu ve son olarak Kırgızistan da ülkesinde bulunan ABD üssünün kapatılması kararı aldığını açıkladı.

Geçen hafta da değindiğimiz gibi Ortadoğu’da ise; bölgenin Rusya’nın açıkça taraf olmasını destekleyemeyecek kadar karmaşık olması ve bu konuda Moskova’nın çok da tecrübeli olmayışı şimdilik sadece yine başta ABD olmak üzere batı karşıtı bir denge politikası yürütmeyi tercih ediyor. Bölgedeki çekimser tavırları onu ilk elden İran ile yakınlaştırıyor. Bunu da çok deneyimli ve başarılı olduğu nükleer teknoloji aracılığıyla gerçekleştiriyor.

Avrupa cephesi ise biraz daha karmaşık. İki taraf da birbirlerini ne düşman ne de dost olarak görüyor. Tam olarak nasıl davranmaları gerektiğine karar verebilmiş değiller. Rusya AB’ye yakın durmaktan çekinmiyor. Zira gaz ve petrol arzının çok büyük kısmını Almanya başta olmak üzere bir çok birlik ülkesine yapıyor. Almanya Rusya’nın borçlandığı ülkeler arasında birinci sırada yer alıyor. Fakat geleneksel konum ve tercihlerden dolayı da kendini hiçbir zaman tam anlamıyla yakın göremiyor. AB için de Rusya tüm olumsuzluklarına rağmen örneğin bir İran değil. Rusya, Sovyet dönemindeki süper güç olmasa da en azından Avrupa ve Asya’da askeri bakımdan hâlâ önemli bir ağırlık merkezi. Yüksek öncelik arz eden bölgesel sürtüşmeler ve kendilerince belirledikleri küresel tehditlerle başa çıkabilmek için batılı ülkelerin Rusya’nın ortaklığına ihtiyacı var. Öte yandan Putin’in büyük güç olma iddiası ve büyük güç olmaya dönük politikaları gerekli yapısal dayanaklardan yoksun olduğundan Avrupa ülkeleri açısından stratejik gündemlerini kökten değiştirmelerine gerek olacak kadar ciddi bir tehdit oluşturmuyor. Çünkü The Guardian’dan Joschka Fischer’in da bildirdiğine göre nüfusu büyük bir hızla düşmeye devam ediyor. Ekonomik ve sosyal açıdan batının seviyesine erişebilmiş değil. Ülkede eğitim SSCB’den kalan mirasın devamı niteliğindeydi ve hiç bir gelişme göstermediğinden yetişmiş insan gücünde ciddi boyutlarda erozyon yaşanıyor. Yine sosyal alanda yapılan yatırımların yetersizliği altyapının da gerilemesine neden oluyor. Doğrudan enerji ve emtiaya dayalı bir ekonomi söz konusu. Üstelik modernleşme gayretleri de büyük oranda batıya, özellikle de Avrupa’ya bağımlı.

Bir yandan da Rusya’nın ABD karşısındaki dengeleyici duruşu AB’nin çıkarları açısından her zaman olumsuz karşılanmıyor. Birliğin genel yapısına aykırı biçimde Washington ile ikili anlaşmalar yapan ve topraklarını füze kalkanı adı altında ABD silahlarına açan yeni üyelerin, Almanya-Fransa ekseninden ayrı biçimde öne çıkmalarının Moskova tarafından engellenmesi sessizce izlenmiş oluyor.

Füze kalkanı, İran’a destek ve enerji nakli

Yeni başkan Obama ile gelecekte değişim gösterecek gibi görünen ilişkiler yine iki başlıkta ele alınacak. Füze kalkanı ve İran’a destek. Füze kalkanı girişiminden kaynaklanan gerilim şimdilik sönümlenmiş gibi görünüyor fakat İran’la ilişkiler halen sıkıntılı.

İsrail’in Gazze saldırısı İran’ın Hamas ve Hizbullah gibi yapılara verdiği desteği azaltmadı. Ahmedinecad’ın yakın gelecekteki seçimleri düşünerek nükleer programdan vazgeçmeyeceği de açık. Üstelik bu güne kadar hiç gündeme gelmeyen uzay çalışmalarıyla, Salı günü yörüngeye gönderilen ilk uydu sayesinde batının büyük ilgisini çekerek elini bir kere daha güçlendirmiş oldu. Öte yandan Caucasian Review of International Relations’a göre; İran’ın daha ılımlı bir tavır sergilediği ve ABD’ye sürekli muhalefet etmekten vazgeçtiği düşünülürse, Avrupa ve ABD de gösterilen bu ılımlı tavır nedeniyle İran’a Nabucco aracılığıyla bir fırsat yaratabilir. Hazar gazını Avrupa'ya ulaştırması hedeflenen söz konusu boru hattı çok yüksek miktarda gaz rezervlerine ihtiyaç duyuyor. Türkmenistan zaten rezerv seçenekleri arasında. Fakat teknolojik ve siyasi alt yapı düşünüldüğünde İran da projeye gaz arzı sağlamak için uygun bir seçenek oluyor. Türkiye üzerinden geçecek Nabucco gazının bir kısmını kendi iç tüketimi için kullanmak istiyor. İran İslam Cumhuriyeti, Türkiye'ye gaz sevkıyatı yapma konusunda ikna edilebilirse Azeri/Türkmen gazı el değmeden Avrupa’ya ulaştırılarak projenin önündeki bir engel daha kaldırılmış olur. Böylelikle güvenilir bulunmayan İran, Avrupa’nın sevkıyat ağına dâhil edilmesine gerek kalmadan somut olarak ödüllendirilmiş olur. Fakat bu türden tahminlerde bulunmak için biraz erken. Çünkü Türkiye üzerinden geçecek Nabucco boru hattı için ise henüz sevkıyat firmaları ortada yok.
DW’den Bernd Riegert ise konuyla ilgili bakın ne diyor?: “AB Komisyonu, enerji stratejisi konusunda geçen Kasım ayında hazırladığı ikinci raporunda, Rus doğalgazına bağımlılığın önümüzdeki yıllarda daha da artacağına değiniyor ve 2020 yılından önce bu bağımlılığın azalmasının da söz konusu olmayacağına işaret ediyor. Zira Orta Asya’dan ya da Kuzey Afrika’dan Avrupa’ya yeni doğalgaz boru hatları kurulması ve buralarda yeni sevkıyatçı firmalarla anlaşılması, düşünüldüğünden daha uzun zaman alacak gibi görünüyor. Bunun ötesinde Rusya, Avrupa’nın planlamalarının bozulması için elinden geleni ardına koymuyor. Orta Asya ülkelerindeki rezervlerden doğalgaz satın alıyor ve doğalgazı tekelinde tutmaya çalışıyor.
Rusya AB’yi bölme çabalarında da başarılı. Moskova, dost olarak gördüğü kimi AB ülkeleri ile ikili doğalgaz boru hattı anlaşmaları imzalıyor. Diğer AB ülkelerini, özellikle de Baltık ülkelerini, Polonya’yı, Çek Cumhuriyeti’ni ve Slovakya’yı ise frenliyor. Rusya’dan doğrudan Almanya’ya doğalgaz ikmalinin gerçekleştirileceği Kuzey Denizi üzerinden geçecek boru hattı ise Almanya’nın Rusya’ya bağımlılığını azaltmayacak.”
Dolayısıyla Tahran'ın yeniden uluslar arası camiada yer alıp almayacağı büyük oranda Rusya’ya daha doğrusu Rusya’nın tercihlerine bağlı. Nitekim Medvedev-Putin ikilisi, Obama yönetimi süresince Tahran'ı desteklemenin kazançtan çok kayıp sağlayacağının farkına varabilir, ki aslına bakılırsa Rusya’nın nükleer silahlara sahip bir İran’dan elde edebileceği bir şey de yok. Bu açıdan bakıldığında, 2009 zaten taktik hedefler düzeyinde ilerleyen Rus-İran ittifakının muhtemelen ya pekişme ya da kırılma dönemi olacak.
Çeşitli analistlere göre son aylarda petrol ve doğal gaz fiyatlarında düşüş yaşanması, yaşam standardında istikrarlı bir yükseliş sağlaması karşılığında Kremlin’e iç muhalefeti bastırma hakkı veren toplumsal mutabakata zarar vermeye başladı bile. Ekonomide meydana gelen küçülme ise istihdam rekabetini artırırken, yabancı düşmanlığına dayalı milliyetçiliği körüklüyor. Kremlin’in de muhalefetle başa çıkabilmek için zorunlu olarak yeni gelişen bu milliyetçilik tarzını benimsemesi gerekiyor. Böyle bir durumda, dikkatleri ekonomik anlamda sergilediği kötü performanstan uzaklaştırmak isteyen bir Rusya'nın dış politikasında daha saldırgan bir yaklaşım benimsemesi, istatistiklere, bakarak söylenebilir.

Sonuç olarak fazlaca şımartılmadan gönlü hoş tutulması gereken iki numaralı evlat; Rusya hem iç çelişkileri hem de uluslar arası arenadaki kimi başarısızlıklarına rağmen 2009 mali kriz ortamında gelişebilecek siyasi krizlerin önemli aktörlerinden olmaya devam edecek.

RUSYANIN TEHLİKELİ OYUN ALANI

Özgür ATAK ozguratak@gmail.com http://fotografneyianlatir.blogspot.com/

Bu yazı Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.

Çok kutuplu dünya mı yoksa tek kutuplu dünya mı tartışmaları yapılırken, özellikle küresel ölçekte uygulanan neo-liberal politikalar bir çok ülkenin giderek daha fazla yoksullaşmasına ve ABD başta olmak üzere batılı güçlerin gezegenimizi istedikleri gibi sürüp biçebilecekleri bir tarla olarak görmelerine nende oldu. Bu nedenle geleneksel batılı aktörler karşısında, gerek gücünü geçmişten alan gerekse de nüfuslarından alan bir dizi küresel veya bölgesel yeni hegemonya adayı ortaya çıktı. Bunların başında hiç kuşku yok ki “bıraksalar çok daha fazlasını bir çırpıda yapacak” olan Rusya geliyor. Gerek kimi zaman yaşadığı yönetim zaaflarıyla gerekse de karşılaştığı ekonomik krizler nedeniyle halen gücü tam olarak kavranılmamış bir ülke Rusya. Fakat yaralı ve yorgun bir devin nekahet dönemi gibi kendini toparlamak için geçirdiği yaklaşık yirmi yıllık süre içinde sürekli temkinli açılımlar geliştirdi. Adeta kimseye güvenmez bir halde, temelde ABD’yi karşısına alan politikaları tercih etti. Geçtiğimiz birkaç yıl içinde doğrudan kendisini savunmasını gerektirecek durumların dışında dünyanın ihtilaflı herhangi bir yerinde sürekli olarak ABD ve kimi durumlarda da AB politikalarına karşı olmayı seçip tarafsızmış görünmeye çalıştı.

Bu durum yanı başında, olayların hiç bitmediği ve enerji açısından son derece önemli Ortadoğu bölgesi için de geçerli. Sürekli gücünden korkulan ama tarafsızlığından yararlanılan, dengeleyici bir aktör olma tercihindeki Rusya, Sovyetler Birliği zamanındaki gibi her durumda tavrını net bir biçimde otaya koyan ve taraf olan ülke görüntüsünden son derece uzak. Batıya karşı güçlenmesinde yararlanacağı ülkelere karşı dahi hep belli bir mesafeyi korumayı tercih ediyor.

Rusya bu gün neredeyse, Ortadoğu da görülen bütün çatışmaların birbiri ile iç içe geçmiş sorunlardan kaynaklandığını düşündüğünden çıkan her karmaşanın uluslararası destekli diplomatik bir yolla çözülmesi gerektiğine vurgu yapıyor. Moskova o kadar tarafsız ki bölgedeki devlet dışı aktörler ile de diyalogunu sürekli geliştiriyor. Öyle ki hatırlanacak olursa Vladimir Putin, 8–9 Şubat 2006 tarihinde İspanya’ya gerçekleştirdiği bir ziyaret sırasında, Filistin’de seçimleri kazanan HAMAS örgütü ile ilişkileri kesmeyeceğini ve bu örgütün yöneticilerini Moskova’ya davet edeceğini açıklayarak Batı dünyasını şaşırtmış hatta dehşete düşürmüştü. Ayrıca Hizbullah da Hamas da Rusya tarafından terör listesine eklenmemiş durumda. Kuşkusuz Rusya’nın bu gruplar ile iletişim içerisinde olması, bölgede daha geniş bir hareket alanı ve daha etkin bir diyalog kurabilmesine imkân sağlıyor.

Bir diğer önemli nokta da Rusya’nın bölgeye yönelik politikasının daha çok ekonomik karakterli olmasıdır. Bir yandan Sovyetler Birliği döneminden kalan silah sağlayıcı ülke konumunu tekrar kazanmak istiyor diğer yandan enerji ve ticaret alanında ilişkiler de geliştirmeye çalışıyor. Bu kapsamda Türki Cumhuriyetlerin olduğu coğrafyada SSCB’nin dağılmasıyla İslamiyet’in yeniden canlanmaya başlaması başta İran olmak üzere Orta Doğu’daki radikal İslamcıların bu bölgeye akın edeceği düşüncesiyle bölge politikasında İran’a öncelik verdi. Zaten mevcut ve muhtemel ticari ilişkiler, Çeçenistan meselesinde Tahran’ın ortalama tepkiler vermesi, Tacikistan’daki iç savaş, Hazar Havzası’ndaki enerji kaynakları için Rusya ile ABD arasında geçen çekişmede İran faktörü, İran’ı Moskova açısından değerli kılıyor. Sekiz yıl süren İran ırak savaşında savaşın son bir yılına kadar Irak’ı destekledikten sonra İran’ı desteklemeye başlamış ve iki silah anlaşması imzalamasının ardından 90-91 yılları arasında İran’ın Rus askeri teknolojisine bağımlılığı artmıştı. Diğer taraftan 1997 yılında Gazprom, ABD’nin karşı çıkmasına rağmen İran ile Basra Körfezi’nde gaz yatakları arama projelerini başlatmıştı.Hatırlanacağı üzere askerî teknolojinin yanı sıra Rusya, İran’a atom reaktörü de inşa ediyordu. Ayrıca Afganistan’da Taliban’ın iktidara gelmemesi ve Azerbaycan’ın güçlenmemesi konusunda Rusya’yla birlikte hareket etmişlerdi. İki ülke birlikte Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı’nın hayata geçmemesi için ellerinde geleni yapmışlardı.

İran’ın ekonomik durumu nedeniyle borçlarını zamanında ödeyememesi (Yeltsin dönemi) ve Hazar’ın statüsünün halen netlik kazanmaması nedeniyle zaman zaman gerilimler yaşansa da, Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan enerji kaynaklarının üçüncü ülkelere ihracatında Moskova’ya alternatif olabilecek seçenekler sunmak istese de iki ülke Ortadoğu’da ve hatta dünyada sıkı müttefikler görünümündeler. İslam Konferansı Örgütü’nün dönem başkanlığını yaptığı zamanlarda Rusya’nın Çeçenistan’a operasyon düzenlemesini eleştiren ama bunu yaparken sakin bir dil kullan İran ikinci nükleer santral yapımı için Rusya ile anlaşma imzalayarak üslubu karşılığında kazançlı çıkmıştı.

Moskova, Hazar petrol ve gazının kullanımı konusunda her zaman Amerikan planlarına karşı Tahran’a ihtiyaç duydu. Rus uzmanlar, Bush’un görev süresi sona erdikten sonra İran’ın Irak’taki konumunun güçleneceği ve İran’ın da İran-Irak sınırında bulunan Majnun petrol yataklarını işletme konusunda Rusya gibi stratejik bir partnere ihtiyacı olacağı yönünde yorumlarda bulunuyor. Bütün bu sayılanlar sayesinde Moskova Ortadoğu’nun ABD saffında yer almayan en büyük ülkesine yakın durarak hem bölgesel hem de küresel arenada ağırlığı arttırıp “dengeleyici” rolünü güçlendiriyor.

Peki ya İsrail?

SSCB döneminde İsrail karşıtı bir Arap Birliği’nin kurulmasını destekleyen ve bu ülkeyle ilişkilerini sınırlı tutan Moskova’nın, bugün için bölgedeki en önemli ticari ortağı İsrail’dir. SSCB zamanında göç edememiş çok sayıda Rusça konuşan Yahudi, İsrail’e yerleşmeyi başarınca eski SSCB nüfuzundaki topraklar dışında en büyük Rusça konuşan nüfus İsrail’de ortaya çıkmış oldu.

1967 yılında kesilen Rusya ile İsrail arasındaki diplomatik ilişkiler ancak 1991 yılında yeniden kuruldu. Benyamin Netanyahu’nun Mayıs 1996 yılında seçimleri kazanmasıyla birlikte Rusya ile İsrail arasındaki ilişkiler gelişmeye başladı. İsrail, o tarihlerde ekonomik kriz yaşayan Rusya’ya 50 milyon dolarlık kredi açmış ve Rus gazına ilgi duymaya başlamıştı. Ancak Rusya’nın İran’a füze satması nedeniyle iki ülke arasındaki ilişkiler tekrar bozulmuştu. Ayrıca Arap ülkeleriyle iyi ilişkilerin geliştirilmesinden yana olan Yevgeniy Primakov’un dışişleri bakanı olmasıyla birlikte Moskova, İsrail’in Filistin politikasını da olumsuz bir biçimde eleştirmeye başlamıştır.

Fakat Putin döneminde, sayılan bütün karşılıklı iyi niyete dayalı ilişkilere rağmen devlet başkanları seviyesinde yüz yüze görüşmeler gerçekleşememişti. Daha sonra Putin İsrail’e gidince Devlet Başkanı Moşe Katsav ile Başbakan Ariel Şaron, ziyareti “tarihî” olarak nitelendirmişti. Zira, sadece Sovyet liderleri değil, Rus çarları dahi “kutsal topraklara” ayak basmamıştı. Putin’in ziyareti sırasında İsrailli yetkililer, Moskova’nın Arap ülkelerine silah satışı ve Rusya’da her geçen gün artan Yahudi düşmanlığı konusundaki kaygılarını dile getirmişlerdir. Ancak, Putin’in ziyareti bu kaygıları azaltmamış, hatta Putin’in “Ağlama Duvarı”nı ziyareti sırasında kipa takmayı reddetmesi, tarafları diplomatik krizin eşiğine getirmiştir. Buna karşılık, ziyaretin her iki ülke açısından da en önemli neticesi, ticari anlaşmalar imzalanmış olmasıdır.

Sonuç olarak kendi içinde dahi bir dizi etnik sorun yaşayan, sınırlarında ABD güdümlü istikrarsızlıkların türediği bir ülke olan Rusya elini bir türlü rahatlatıp her şeyiyle ABD’nin ve AB’nin karşısına çıkamıyor. Bu nedenle adeta kaçak dövüşüyor. Her daim Ortadoğu’da bir ağırlığı olduğunu hissettirmeye çalışarak yol alıyor. Başta da belirttiğimiz gibi kendine doğrudan bir tehdit olmadığı sürece agresif davranmaktan kaçınıp, ekonomik ve siyasi olanı seçiyor. Bölgede ve hatta dünyada daha da güçlü olabilmesi için çok daha etkili siyasi ve politik bir işleyişin içinde yer alması gerekir. Şangay İşbirliği Örgütü bunlardan biriydi ama daha önemlisi olası bir Rusya, İran, Katar, Cezayir ve Venezuela ittifakıyla kurulan gaz alanında OPEC benzeri bir kuruluşun kurulmasıdır. Bu sayede batı hegemonyası biraz daha zorlanıp resesyona giren ekonomileriyle çok kutuplu dünya gerçeğine ayak uydurabilir.

KAFKASLAR’IN YENİ YILDIZI ABHAZYA

Özgür ATAK ozguratak@gmail.com http://fotografneyianlatir.blogspot.com/

Bu yazı Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.

Bölgemiz ne yazık ki gündemi sürekli değişen ve bu değişim içinde de çok sayıda masum insanın canının yandığı bir bölge. Göz yaşları dökülen kanları yıkamaya yetmiyor. Kafkaslardaki kanlı Gürcistan-Rusya çatışmasının son bulmasının üzerinden daha beş ay geçmemişken, dinmek bilmeyen ve adeta bir Ortadoğu klasiği haline gelen Filistin meselesi yeniden gündeme oturdu. Ve haklı olarak Kafkaslar, en azından şimdilik, unutuldu. Fakat Rsuya’nın enerji kartını her istediğinde, ekonomik zararlarını göze alarak, masaya koyması ve bu sayede ilgili ülkelere siyasi müdahalede bulunması başta Rusya çeperindeki ülkeleri ve giderek Avrupa’yı daha da yakından ilgilendiriyor.

Güney Osetya bölgesinde yaşananların gölgesinde kalan Abhazya yakın zamanda yeniden gündeme gelecek gibi görünüyor. Bir çok alanda yeniden bir ağırlık merkezi olmaya çalışan Rusya yeni ABD başkanı Obama’dan, geleceğe dair nahif beklentilerin rüzgarında kendi “oyun bahçesini” yeniden düzenleme çabasında.

Abhazya gerçeği

Hatırlanacağı üzere bölgede yaşanan çatışmaların hemen ardından, Abhazya parlamentosu Gürcistan’da ortaya çıkan siyasi gevşekliği fırsat bilip bağımsızlığını ilan etmişti. Bu ilanın Rusya tarafından tanınması, aslına bakılırsa bölgede hem Gürcistan hem de Rusya için beklenmeyen sonuçlar doğurabilecek bir hale gelmiş durumda. Ağustos 2008'de Gürcü ve Rus askerleri operasyonları, kanlı çatışmaların yer aldığı Güney Osetya'yı değil, gerçekte çatışmaların hiç de merkezinde yer almayan Abhazya'yı hedef almaktaydı. 60 bin nüfuslu Güney Osetya aslen ticari yada askeri bir önemi olmamasına rağmen, siyasi olarak zayıflatılmak istenen Gürcistan ve elde edilmek istenen pasta dilimi Abhazya için bir bahaneydi adeta.

Gürcistan’la Ukrayna ’nın NATO’ya aynı tarihte Aralık 2008’de girmeleri gerekiyordu ve Gürcistan Abhazya’yı siyasi olarak yanında tutmayı becerebilseydi Rusya’nın Karadeniz filosu ciddi biçimde zarar görebilirdi. Çünkü Novorossiysk’teki askeri deniz üssü gerek konumu gerekse de boyutları nedeniyle Sivastopol üssünün rolünü üstlenebilecek yapıda değil. Neticede Moskova yeni bir deniz üssün bulma sorunuyla karşı karşıya gelecekti. Savaş gemileri için en uygun üslenme yeri Abhazya ve Acaristan’ın başkentleri olan Sohum ve Batum’dur. Böylece Rusya için Abhaz milliyetçiliğini öne çıkarmak, bu bağlamda Gürcistan’ı kışkırtmak, Abhazya'nın bağımsızlığını teşvik etmek, böylelikle de Sohum'la Karadeniz filosunun üstlendirilmesini garanti altına almak için askeri işbirliği antlaşması imzalamak önem kazandı. Amerikan ve Avrupa desteğine güvenerek Güney Osetya'da savaş başlatan Şaakaşvili Rus politikacıların bu planında umulan rolü üstlendi ve Abhazya’yı Rusya’ya adeta hediye etti.
Fakat Moskova’nın Gerek Güney Osetya’yı gerekse de Abhazya’yı tanıması, hem uluslar arası arenada bir ülkenin bütünlüğüne dair (örneğin Sırbistan) söylemindeki inandırıcılığı hem de kendi ülkesindeki ayrılıkçılara (başta Çeçenya) karşı geliştirdiği tavırlardaki haklılığını kaybetmiş oldu. Üstelik sadece Rusya tarafından tanınan Abhazya’yı kimse yalnız bırakmaz. Bu gün Gürcistan’ın, Rusya karşısında Osetya savaşında ABD ve AB tarafından yalnız bırakılmasıyla bir kez daha öneminin giderek azaldığı görülmüştür. Yakın gelecekte ise kendileri açısından olumlu bir gelişme olmayacak gibi görünüyor. Yeni süreçte önem alanı giderek daralıyor ve Abhazya ile Acarsitan’a kayıyor. Acaristan şimdilik, çıkarlarının Gürcistan merkezi hükümetiyle iyi geçinmesinden yana olduğunu düşünüyor. Bunu kuşkusuz stratejik bir limana sahip olmak ve Türkiye ile sınır bölgesinde bulunmak nedeniyle birlik içinde imtiyazlı bir yer edineceği düşüncesiyle tercih ediyor.
Abhazya’ya gelecek olursak yalnız bırakılmayacak bu ülkenin gündeminde bir dönem “Büyük Rusya’ya” ilhak olmak vardı. Fakat hızla değişen dünya gündemi bu seçeneği bir süreliğine ertelemişe benziyor. ABD’nin de kendilerinin bağımsızlığını tanıyacak olması Kafkasya’da dengeleri bir anda değiştirebilir. Bir zamanlar heybetli “Turuncu Devrimlerin” görüldüğü Gürcistan bir anda saha kenarına alınıp, yerine alt yapıdan yetişen genç ama kendisine fırsat verilmesini bekleyen oyuncu sahalara sürülebilir. Çok daha küçük, dolayısıyla maliyeti az, kolay kontrol edilebilir Abhazya her durumda çok daha iyi bir oyuncu olarak tercih nedeni olabilir.

Gürcistan, Kırgızistan ve Ukrayna'da ortaya çıkan ve başlarda başarılıymış gibi görünen renkli devrimlerin peşi sıra ABD ve AB’nin Rusya’yı adı geçen ülkelerde batı yanlısı partilerin iktidara gelmesi suretiyle köşeye sıkıştırma girişimleri temelinde turuncu devrim önemli bir gündem maddesiydi. Fakat Osetya meselesinden sonra son doğal gaz krizi de gösteriyor ki ne Turuncu devrimler istenen başarıyı göstermiştir ne de Rusya’nın etkisi, ki kendisinin tüm basiretsizliklerine rağmen, kolaylıkla ortadan kaldırılabilir.

Şimdilerde durulmuş gibi görünen doğu Slav toprakları ve Kafkasya, 2006 yılında Beyaz Rusya ile başlayan geri dönüş, Ukrayna ile gaz sevkıyatı bahane edilerek yaşanan periyodik problemler ve Osetya meseleleriyle Rusya tarafından istikrarlı ve dikkatli bir biçimde izleniyor ve hatta yönlendiriliyor.

Umarız bu güç yarışında masum insanların kanları dökülmez ve aktörler dünya kaynaklarının sınırlı oldukları ve onlar için savaşıldıkça daha çok tükendiklerini unutmazlar.